B A Ğ I R M A!


Bir küçük beden titremeye nöbetli…. O kadar gözyaşı döktü ki. Ateşi yükseldi.
Söyleyecek bir ton cümlesi var şimdi… Her cümle kelimelerini boğazında düğüm etti.
Bana bağırma dedi....Bana bağırma; vur,kır, dök ve istersen bir silah olsun elindeki ve cinnet olsun beynindeki ve çek tetiği….Ama bağırma!

Suçu belki biraz vaktini kaçırmaktı oyunun belki söylenene uymamak bir süreli,
Soğuktan üşüyen, korunmasız, korumasız itler gibi titrek ruhu şimdi,
En büyük hayali olmuş anlık bulabileceği sinebilecek bir sessizlik köşesi,
Belki bir bankamatik dibi, belki bir bank belediyenin yerleştirdiği,
Sevgi dolu ışıl ışıldı gözleri ; oysa şimdi gözlerindeki ışığın yansıma sı mı idi?
Islak birkaç damla dudağına doğru inip tuzlu bir tat bırakmaya hevesli…
Bana bağırma dedi....Bana bağırma; vur,kır, dök ve istersen bir silah olsun elindeki ve cinnet olsun beynindeki ve çek tetiği….Ama bağırma!

İletişim kuramadığından yakınır ya her Türk genci!
Onun da buydu belki derdi; bağırmak insana yakışan bir şey değil ki!
Hayat zorlamayla istemeden psikolojisini çökertti bir kıvılcım zerresinin…
Artık her materyalin uzayda yarattığı yansıma hâline; yani sese…tepkiliydi…
Birini severse bizim küçük kız çocuğu –ki herkesi sevecek yüce gönüllülüğe haizdi-
Bağırmasını bir gün hiç istemezdi…. Çünkü o iyi bilirdi, bu onu çok üzerdi….
Bana bağırma dedi....Bana bağırma; vur,kır, dök ve istersen bir silah olsun elindeki ve cinnet olsun beynindeki ve çek tetiği….Ama bağırma!

Konuşmak insanlığın anlaşma eylemi idi.
Ya bağırmak…işte bunu henüz kimse bilemedi.
Bir süre de bilinemeyecek gibi göründüğü kesindi.
Kız büyüdü, yaş(ayam)ıyor belki ve yaşlanıyor sanki…

Ve bağırıyor hâlâ birileri, siniyor hâlâ boy boy seferleri yaşamının…
Geriye kalanıyla kim yetinebilir yarım kalmış bir insan; haberi var mıdır bundan yaradanın?
Kız birkaç tekerrürle ……..
Bana bağırma dedi....Bana bağırma; vur,kır, dök ve istersen bir silah olsun elindeki ve cinnet olsun beynindeki ve çek tetiği….Ama bağırma!
…diye
Boş… Onlar susmayacak daha…. Hep yapıcaklar bunu!
Küçüktü annesi, babası yaptı hatayı… Sözüm ona yapma sebebi de küçük bir kızın hatasıydı…
Büyüdü… Bağırdı yine ebeveynleri, kardeşleri….ve bir gün…
Korkusu oldu hep işteki patronlarından duyma tereddüdü olası hataları ve belki bir gün…
Kocası olucaktı tereddüdün en büyük çıkış noktası. O yine aynı şeyleri mırıldandı…
Bana bağırma dedi....Bana bağırma; vur,kır, dök ve istersen bir silah olsun elindeki ve cinnet olsun beynindeki ve çek tetiği….Ama bağırma!
Çünkü….
Çünkü bir kristal kadar hassas ruhum…. Bağırma da incinmesin…. İncinipte, incilerim dökülmesin!

Yaşamadan Yaş(lan)ıyorum!


Yağmur yağıyor…
Toprak kokuyor…
Yer ıslanıyor…ama gözyaşım dinmiyor.
Yollar çamur, evleri su basmış.
Vatandaş geliyor belediyeyi şikayet ediyor…
Hayat hep aynı sırası farklı…
________
Karnım acıkıyor; doyuyorum.
Uykum geliyor; uyuyorum.
Ders çalışıyorum; bir okul daha bitiyor.
Bir sınav daha kazanılıyor.
Yarış bitmeden bi diğeri başlıyor.
Sabah oluyor anlamıyorum.
Yatıyorum akşam olmuş….
__________
Evleniyorlar; balayına gidiyorlar…
Düğünlerde beyaz gelinlikler giyiliyor.
Oynanıyor, yoruluyorlar. Bi daha mı ? Diyorlar: )
Anne oluyorlar babaya müjdeliyorlar.
Öpüşüyorlar, Sevişiyorlar ve evet el ele dolaşıyorlar…..
Kavga ediyorlar, kırıyorlar birbirlerini…
Ve yine barışıyorlar…
Bunun adına aşk diyorlar(!)
__________
Yeni bebekler doğuyor…
Ağlayarak…
Sonra güldürülüyor orası burası “gıd”ık landırılarak….
Tonton teyzeler, nur yüzlü amcalar
Bizi terk ediyorlar….
Sık sık ziyaretlerine gitmelerimiz için
Son dualarını ederek…
Bir toprağa hep dua edilmesini isteyerek…
______________
Katiller yine acımasızca cana kıyıyorlar.
Ve politikacılar her zamanki gibi
Politik(1)acı olarak can yakıcı konuşmalara devam ediyorlar…
Belirsizlik yine gençliğin başını bulandırıyor
________
Yıllar geçiyor… günlerden 6 Aralık olacak biliyorum…
Ve ben yine bir yaş daha yaşlanacağım..
Yine ablam bir pasta alacak,
Yeğenim Başak’la mum üfleyeceğiz,
Hediyelerimi açacağım.
Telefonum o akşamlık susmayacak,
Sonra yine derin bir uyku bi sonraki yıla kadar.
Birileri ima yapacak “yaşlanma” esprileri havada uçuşacak.
Ben güleceğim, güldüğümü sanacağım,
Ve evet çok sonraki zamanlarda hatırlanmak üzere…
Gülmekten kasılmış sahte suratlarla poz vereceğiz
Fotoğraf karelerine….
Belki bir gün albüm yaparız…
Kaç yaş yaşlandığımızı anımsarken niteliğine bakmak adına…
_______________________
Büyüyorum ile yaşlanıyorum arasındaki farkı söyleyebilecek olan var mı?
Bence insan çocukken büyür; gençken yaşar; geri kalan vakit de yaşlanmaktadır……..
Ben ikinci evreyi atladım sanırım… yaşamadan yaş(lan)ıyorum.

Not: Bu şiire benzeyen şeyi PalyÖzi mi yazdı bilmiyorum! Galiba bunu yazarken PalyÖzi’nin Paly’i düşmüşÖzi yazdı! Ve evet pek yakışmadı(!)

Öğretebilmek ne güzel yetenek!

Öğrenebilmeyi becerebilmek de bir o kadar zor olsa gerek!

Mukaddesliğinden bahsetmeyeceğim öğretmen mesleğinin… İnsanlara bir şeyler öğretebiliyor olabilmek her zaman mutluluk verici olmalı….

Oysa o kadar çok öğretmeye hevesli insan var ki çevremizde… Sokaktan geçen her vatandaşın muhakkak öğretecek bir şeyleri var… Evde annemiz, babamız sürekli öğreterek eğitmez mi bizi? Okuldaki öğretmenimiz gibi! Bir gün sevgilimiz belki, belki ruh eşimiz, eşimiz öğretmez mi bizi “ben biber dolmasını kıymalı severim hanım bundan sonra kıyma koyacan”: ) dedimi onunla öğreniriz bir dolmaya kıyma koymayı, bir işe iş katmayı, onunla onun da istediği gibi yaşamayı… (nasıl bildim buraları değil mi bekar bir kız olarak: ) )
Sonra işteki patronumuz, müdürümüz öğretir, “bilmem ne hanım bunları böyle böyle dosyalayın rapor halinde sunun lütfen” ___öğrendik tıpkı bir öğretmen miş gibi üstlerimizden işimizi.
Sonra anne olduk… yine öğrendik bir çocuktan sabırlı olmayı, feragat etmeyi belki alışverişten, kuaföre gitmekten,kendine zaman ayırmaktan işte işin özü….çocuklarımız dedi; en çok duymayı istediğimiz hitap kelimesi ile birlikte en başta “ anne benim canım parka gitmek istiyoorrrrr! Çikolatalı kek, patates kızartması birde evcilik oynasak ya sen çocuk ol ben anne! : ) sen hasta ben doktor……..“ öğrendik… İşi gücü bırakıp onunla oynamayı ya da işten güçten yorgun argın gelsek de ona gülmeyi, ona vakit ayırmayı…

Bu yazıyı esasında dünyanın en güzel ve en tatlı meleği,öğretmeni olan ANNECİĞİME en başta sonra hayatıma giren tüm öğretmenlerime, bir öğretim görevlisi olan ablamın eşi ağabeyime; veeee blog dünyasında da beni tatlıca bir açtığı kucakla kucaklayan en son tanıdığım en tatlı en öğretici aşkına haiz öğretmene NALAN öğretmene ithaf ediyorum efendim: )

Kendisi emekli bir ilkokul öğretmenidir…. Ertuğrul torunu pek bir meşhurdur… O da nasibini fazlasıyla almıştır umarım öğreten öğretmenimin sevgi ve öğretici çiçek yapraklarından… Çiçekler bile yaşlanır solar ya bir gün, dereler kurur, bulutlar saklar dağları, toprak çatlar, amaaaaaaa emekli öğretmenim NALAN hanım asla solmaz ve de işin özü yaşlanmaz, EMEKLİ olmaz….

Çok anlattım tanıştırayım size kendini…… http://nalanevi.blogspot.com/ aynı zamanda başlığa da tıklayabilirsiniz kendisine ulaşmak için....


Bu yazıyı da işteki internetimin bozulmasından sebep; öğretmenimin adaşı YAKIN arkadaşım Nâlan koyacak nete;) Kendisine de teşekkürlerimi sunarım…..


Sevgiler…………..

Hangimiz Engelli Nedir Engeli?


Gözlerimi, önümde yürüyen çocuğun üzerinden alamıyordum. Daha doğrusu, yürümeye çalışan çocuğun üzerinden. Elindeki koltuk değneklerini büyük bir güçlükle kaldırıyor ve alt tarafı tutmayan vücuduyla, bir sağa bir sola sallanıyordu. 13-14 yaşlarında görünüyordu. Yürümek için harcadığı güç, küçük vücudunu bir deri bir kemik bırakmıştı.

Sanki büyülenmiş gibi onu takip ederken, aniden düştüğünü gördüm. Koltuk değneklerinden biri kaldırımın kenarına rastlamış ve oradan kayıp çocuğu düşürmüştü.

Yanına giderek yerden kaldırmaya çalıştım. Sessizce ağlıyordu. Arkasını okşayıp:

- Üzülme!.. dedim. Olur böyle şeyler.

- Üzülmüyorum!.. diye cevap verdi. Zaten ben pek üzülmem.

Elimle gözyaşlarını silerken:

- Ama!.. dedim, Ağlıyorsun.

- Kolum çok acıdı!.. dedi. Onun için herhalde.

Gömleğini sıyırıp koluna baktım. Bileğinden kesikti. Bu yüzden, koltuk değneklerinden biri özel olarak yapılmıştı.

Elini fark ettiğimi anlayınca:

- Bu düşüşüm hiçbir şey değil!.. dedi. Daha önce düştüğümde, elim araba altında kalmıştı.

Ne söyleyeceğimi bilemiyordum. Ama teselli olsun diye:

- Üzülme!.. dedim. Bundan daha kötü olabilirdi.

Hafif bir tebessümle:

- Üzülmüyorum!.. diye tekrarladı. Zaten ben pek üzülmem.

- Biraz önce de aynı şeyi demiştin!.. dedim. Neden böyle söyledin?

Koltuk değnekleri üzerindeki titrek vücudunu olabildiğince dikleştirirken:

- Çünkü ben, Allah'a inanıyorum!.. dedi. O'na inananlar, ebedi bir vücuda sahip olmayacaklar mı? Hem de sapasağlam bir vücuda.

Aman YaRabbi, neler duyuyordum?

Bu kadar küçük bir kalbin bu kadar büyük bir iman taşıdığını ilk defa görüyor ve sağlam zannettiğim vücudumun, onun hastalıklı vücudundan daha fazla titrediğini hissediyordum.

Teşekkür ederek yanımdan ayrıldı.

O küçük kahramanın arkasından bakarken, ister istemez hangimizin daha mutlu olduğunu düşünüyordum...


Yazar:Fatma Şahin

Not:Bu hikaye sürekli yazılarını takip ettiğim, kendini engellilerin dünyasını anlatmaya adamış çok değerli bir insan olan No Engel'ın arkadaşı Fatma Şahin'den alıntıdır. Söylenecek sözde bulmıyorum keza...tek söyleyeceğim "Hangimiz Engelli...Nedir Engeli" başlıklı sorum ile Bir engelli çocuktan ders almaya davet ediyorum her bir kimseyi....


Sevgiler...

Palyözi profil resimlerini KAHKahalar ile sunar!


Hoşgeldin...............Palyözi ile tanışmak ister misin?
Zabıta kızı palyözi_______________


poz veren Palyözi_________
Pasaklı Palyözi______________
Keyfim GIcırrrrr Palyözi_________
Hayata Asılı Kalmış Palyözi__________
GÜzelllllll Palyözi___________
Ailesini Çok seven Palyözi__________

Gergin Palyözi_____Çünkü fotoğraflar bitti...........Güle güle: ) gül'e Güll'eee!

ANLAMIYORUM...


Anlamıyorum… Kürt’ü Türk’lükten ayıran ülküyü!
Güzel memleketimi neredeyse bir iç savaş havasına sokulmuş görmekten ne de büyük bir ızdırap duyuyorum bir bilseniz… Ve kendimle savaşıyorum günlerdir haddim olmayan bir konudur diyorum, sen yazma diyorum… Keza dinletemiyorum… Çenesi düşmüş on parmağıma….:)
Aklım almıyor! Ayırt edebilme sağduyusuna haizlik bu derece zor mu? Kürt ile PKK yı aynı kefede tutmakta neyin nesi? Tamam kürt olmayan çıkmıyor dağa zaten? Çığırmıyor PKK diye… Kürt Özerkliği diye… Tutturup bir bağımsızlık savaşı ülkeyi bölme teşebbüsünde bulunmuyor…Bıugün “Ben Türk’üm” diyen hiçbir millet bu topraklarda yaşayan? Bu Türk olma şerefini söyleyebilme özrüne tek sahip millet Kürt milleti! Sözüm ona bahsettikleri de kuracakları Kürdistan bağımsızlık bölge savaşı… Bizde ülke olarak bu kadar şehit vermiş ŞEREFLİ bir ülke olarak şimdi “demokratik açılım” adı altında Kürtlere bazı konularda imtiyaz mı veriyoruz? ANLAMIYORUM… Elbette kürt düşmanı bir türk sözleri değil bunlar… Benimde kürt DOSTlarım var…. Bütün bu cümleler sadece ÜLKESİNİ SEVEN BİR TÜRK’ün tepkisi…. ANLAMIYORUM… Ya delikanlı gibi biri çıksın ve anlatsın tüm bunları ya… Eğer amaç artık Terör örgütünün sonunu getirmek ise… Tüm Türk milletinin istediği de bu değil mi? Bugün “hadi dağa çıkarıyoruz “ dense… Terörü bitirmeye Tüm millet dökülmez mi varı yoğu ile yollara! Kim olduğumuzu unutmadık ki biz daha… Çanakkale savaşı tarih kitaplarımızda sadece yer mi işgal ediyor birkaç ünite içerikli? Hiçbir köşesinden bir şeyler kazınmadı mı hafızamıza?
Birçok yerde eylem yapılıyor bugün… İnsanlar haklı olarak tepkilerini gösteriyor. Ve Eminim ki birileri de –ki bu birileri de özellikle mevcut hükümete muhalefet olan birileri- bu durumu bile fırsat görme midesizliğini sergileyerek… İhtilal ışığını yakıyor… 1980 devrim konulu filmler, diziler gösterimde yerini alıyor…. Zamanında Zap suyuna devrimci gençlik tarafından yapılamayan köprünün yeni inşası gündeme geliyor…”Barış’a Köprü Ol” sloganı ile. Barış… Nasıl güzel bir kelime… Nasıl huzur kokulu… Gözüm bu cümleleri kurarken sararmış tarih yapraklarına dönüyor…. Ve Özlüyorum göğsü dik “Ne mutlu Türküm diyene!” diyen Şerefli Türk Milletini….

Domuz Gribine Yokuz…

Her şey “deli dana” ile başladı… Sonra “kuş gribi” kanat çırptı… “Kırım Kongo Kanaması” ısırdı… ve maalesef son olarak da “domuz gribi” burun kıvırarak tüm dünyada baş gösterdi! Bir yandan Domuz Gribi ve alınması gereken önlemler, ilaçlamalar konuşulurken bir yandan hastalığa eş “domuz gribi AŞISI” tartışılır oldu. Birçok senaryolar yazıldı korunma aşısı adına… Bilim kurgu beyinleri çalışıyor… Aşı vurulmayın kanser olursunuz….yok yok kısır olursunuz…yok hatta 10 yıl sonra zombi olursunuz!: ) YOK ARTIK dediğinizi duyar gibiyim… Ama çalışıyor bu bilim kurgu çarkları… Bence belkide üstteki başlıkla sabit konu saptırmaları… Biz ninnilerle uyutulmayı çok iyi biliriz… Herkes söyledi Domuz Gribi Öldürmez… Hem ölüm o kadar korkunç da bir şey değil ya da bu denli korkutulmamalı insan… İnsanlar paronaya oldular… Aksıran, öksüren, burnu akan toplumdan dışlanır oldu adeta… Neyin garantisi var, “yarına çıkacağın belli mi?”gibi klişe bir cümle nasıl olur sizce? Birde üstüne şerbet niyetine “Asıl hayat öldükten sonra başlıyor” diye eklesem mi acaba?
Kendinize iyi bakın! Her zaman baktığınız gibi… Ve kendinizi iyi tanıyın! Bu ülkede ne olup bittiğini anlayabilmek önce kendini tanımak da gizli…

NOT: Öznur Hanım sizin yazdığınız yazılardan köşe yazısı olmaz!’ı tek cümlede söylemeden dolandırıp ima edenlere duyrulur! Tercüman gazetesinin genel yayın yönetmeni Ufuk BÜYÜKÇELEBİ yazımı beğendiğini dile getirmiş gönderdiği e-postasında… Sevgiler… Teşekkürler…

oNUr ALtınTAŞ akrostişi;)


Onur duymak bir insanın variyetinden…
Nasıl bir şey acaba en acayibinden?
Uslandırır mı ki insan egosunu başka birinden duyduğunuz gurur?
Resmini hayal ettim şimdi gurur insanı doldurur…

Anlamlandıramadığınız kavramlar ve insanlar tanırsınız yaşam boyunca…
Lüzumsuz, gereksiz onca sohbet onca insan hâyasızca…
Ters gelir size ya düzenin kendisi ya düzenin doğurduğukları… Düzensiz çocukları…
Irgalamaz beni desen de aslında her şey çok basittir ya tanımlamak için…
Niyeti çözdün mü açıklarsın elbet bütün olanı biteni…
Tabii ki de kabullenemediklerinden ileri gelir…
Amma felsefe yaptım asıl amaç akrostiştir…
Şşşşş bizim hem gıcık hem sevilen yakışıklıcık duymasın…Bu iş kendisine süprizdir…

Ne Mutlu Kardeşim Var Diye!


Şöyle bir düşün…

Annelere, babalara, sevgililere has [( has da Karadenizli ağzında sık kullanılan bir kelimedir esasında iyi anlamında da kullanılmakla birlikte: ) kişiye has; özel anlamı da ihtiva etmektedir: )] özel günler var da sözüm ona kutlanılan… Kardeşler’e has niye yok ki? Kardeşlik için yapılan tek şey yakılan Kardeşlik türküsü mü?

Çok kalabalık evler var memleketimin güzel illerinde… Özellikle doğuda… En büyük mizah konusu olan; çocuklarının isimlerini unuttuğu varsayılan… Büyüğün küçüğe ebeveynlik yaptığı, paylaşımın en reel anlamda yaşandığı ortak tencereden yenen yemek sofralarına, münferit yer yataklarına, örülen bi kazağın 4 kuşak kardeş arasında paylaşımına şahitlik eden duvarların şehirleri. Kardeşimde kullanır diye sandıkta saklanılan en cici emanetlere şahitlik eder o illerdeki küçük ama kalabalık haneler…

Kardeş kelimesi birçoğumuzun bileceği üzere; karın-daş’lıktan gelir… Hayata gelişinizin en büyük ortak noktasıdır kardeşinizle paylaştığınız… KARINJ aynı bağlamda paylaşımlar devam etmektedir. Zaman geçtikçe hayatta yeni öğrendiklerinizin en başında gelir bu paylaşımı öğrenmek deyimi… Keza öğrenemezseniz zaten mutsuz olursunuz ve psikologlar sizi mutlu etmek için çocukluğunuza iner ve kardeşinizle paylaşamadığınız o lüle saçlı bebeği alı verir elinizden: )

Offf ne uzun cümleler kuruyorum gene. Biri bana noktayı göstersin de… Kaybediyorum sürekli… Buluşumdaki sürecin uzunluğu upuzuuuun devrik cümlelerime sebep oluyor…

Ben bu dünyada en mutlu insanım kardeşe sahip olduğum için demeli insan… onu kıskanmak onunla zaten ona bu dünyada sınav emelli vaat edilen geçiciliğini koruyanı paylaşamamak olmamalı düşüncesi… Ama ne demeli… ilk insan olan Adem’in oğulları kardeş değil miydi?

Şiir yazmayı pek beceremem. Açık olmak gerekirse bir çok şiir kitabı da alırım ama pek okumayı da sevmem… Ama bir anne çocuk diyalekti yapmak istedim satır ve hece ölçüsü olmadan mısra olma çabasında iki kelime yığını ile…


Küçücük bir başım var sıkıldığım zamanlarda ellerimin arasında tuttuğum…

Ve küçücük bir dünyam istemeden de olsa bir çok tanıdık yüzü içinde koruduğum…

Söylememi istedikleriniz ve söylememem için tembihledikleriniz,

Boğazımda düğüm olmaya gebe bir çok sır boğum boğum…

Eğer en büyük mucize ise benim bu dünyaya gelişimdeki sebep doğumum…

En ehemmiyet sahibi sorudur anneme sorduğum?

Anne beni niye doğurdun?

_______________________________

Kocaman bir amaç yoktu belki dünyaya gelişine sebep…

Ama doğduğun gün bil bebeğim sözüm oldu seni en güzel şekilde büyütmek hep…

İşte bu yüzdendir bütün “agucuk” diye seslendirdiğim annen şebek…: )

Çok sevdi seni ve Tanrı dedi ki “kanat olmalı omzunda iki adet”…

Ve sende çocuğunu korumaya etmelisin şahadet

Teninin tenime değdiği ve kokunun burnuma işlediği andır evet…

Seni bir ömür korumaya and içtiğim ve bu andan sonrasını…

Tüm yaşamımı adayacağım kendime vaat ettiğim

Ve belki çok uzak bir gün soracağım soruyu an itibari ile farzettiğim

Ve inan bana bebeğim unutmayı çok istediğim…

Evladım beni niye unuttun?

Kardeşlik öyle mukaddestir ki… Kardeşinizin kıymetini muhakkak biliniz! Ve dünyamıza merhaba diyen tüm çocukların bir gün melek annelerine sormamalarını dilediğimiz sorusudur “niye…”ler tıpkı evlatlarına yine melek annelerin sormamalarını umut ettiğimiz 2. “niye…”ler gibi.

Sıradan ama en ön sıradan olan Kardeşim OnuR(10ur)’a ve 5 yıl önce eniştem tarafından bir ömür boyu mutlu etme vaadi ile alıkoyulan Kardeşim Özlem'e ithaf edilmiştir…


Palyözi'nin Film eşliğinde yazı hikayesi(başlıkları)...

video
Baktım ki herkes Windows Live Movie Maker'da video tasarlıyor.... Ya bir dakika ya ben yapamazmıyım? dedim ve denedim... Şimdiye kadar yazdığım görek köşe yazıları ve internet gazetesi sitelerindeki gerekse sadece blog sitemde yazdığım her bir yazımı fotoğrafımla nişanlayın bi film işledim... İzlemenizi ve yorumlarınızı dinlemeyi çokk isterim...:)

Büyüyünce ne (mutlu) olacaksın?

Son zamanlarda favori iç sesim oldu; duydukça öğrendiklerim; öğrendikçe şahit olmak zorunda kaldıklarım; şahit oldukça da şaşırdıklarım… ve nihayet şaşırdıkça ….hay ben böyle düzenin…. İle başlayan cümleler kurma arzusu ile kendimi yakaladığım anlık yaşanmışlıklarım…

Küçücük bir kız bir elinde temsilen şeker diğerinde lahana bebeği var diyelim… ve soruyor büyük… Büyüyünce ne olacaksın? Diye küçük’e. Gelin hep birlikte düşünelim de… Büyüyünce ne olacağız? Ne zaman büyüyeceğiz ki büyüyeceğiz? (burada 2. Büyüme ülkenin büyümesi, gelişmesi anlamında) ya da büyüyünce ne olmalıyız?/olmalıydık? Sorularına cevap bulalım.

“En popüler meslekler ne olabilir?” girizgahı olsun ilk suallerimizin…

Doktor, Mühendis, Avukat meslekleri her dönem popülaritesi olan meslekler iken bazı dönemlerde “moda” haline gelen meslekler de vardır. Farz-ı mahal bir dönemde …” bu devirde (hangi devire tekabül ediyorsa işte)ya topçu, ya popçu olacaksın” söylemleri dolaşıyordu sözüm ona lise sıralarında, kadınların gün toplantılarında… Aynı zamanda insanların meslek tercihlerinde en önemli faktörlerinden biridir bilindiği üzere anne ve baba yani ebeveyn tutumları… Benim oğlum doktor olacak ben olamadım ama o olacak… Buradan bu tutumda olan ebeveynlere duyrulur; Pek sevgili ebeveyn senin olmak isteyip de olamadığın bir şeyi birine oldurmak istiyorsan….Ammann nasıl bir cümle olduysa bu! Ne ise sizin anladığınızı umuyorum: ) koşul sonrası cümleme devam ediyorum. …İstiyorsan öğretmen ol…bir sürü doktor, avukat, mühendis ne olmak istiyorsan işte seç beğen oldur: )

Bazen de meslek seçiminde etkin rol oynayan diğer bir etken de dönem dizileri olabiliyor… Polisiye dizi moda ise polis olmak isteyen gençlikte artış, Şehrazat mimar ödüllü ise bi de mesela Mimarlık gündem yapabilir, gazeteci bir dizide çocuk kurtarır hayatı değişir kahraman duyguları depreşir mesela, he bir de kahraman köy öğretmenlerini unutmamak gerekir. Tabi daha önceki yazımda belirttiğim üzere tekerrüre gerek görmüyorum bu sefer… Kurtlar vadisi etkisi ile mafya babası olmak isteyen bir gençlik tespiti değil bizimkisi…: ) Eğer öyle bir tespite ulaştıysanız sonuçta hatırlatma Ey Türk Gençliği…Çıkar at; at gözlüklerini….: )

………Gelelim küçük kız çocuğumuza canı sıkıldı onun şimdi yalnızlıktan… Ama bizim küçük, büyük’ün sorusu karşısında düşünmüş ve dökülmüş… Tek tek cümleleri tatlı bir çift dudağının arasından elbet önce arkadaşlarını dinlemiş. Kimisi ya düşünmemiş daha büyümeye niyeti yok ya da anne olmak isteyenleri varmış anlam verememiş bir türlü….ve demiş ki ben…

…Doktor olucam iyileştircem tüm hastaları ve iğneyle korkutmucam hiç bi arkadaşımı…ama demiş sonra… Hep hasta hep hasta…beyaz önlüğü pek yakıştırmamış zatına:P

…..Avukat olucam ben demiş sonra savunucam sadece haklıyı… ve evet ben tutturucam adaletin terazi dengesini…ama demiş sonra… Hep suçlu, hep suçlu…yeşil ve kırmızı çizgili siyah cüppeyi yakıştırmamış zatına:P

……Öğretmen olucam ben demiş… En başta kendi öğretmenini örnek alarak… Öğreten olucam her bildiğimi ama sadece benim bildiğimi bilmesini istemicem öğrenenimin… Düşünmeye, içinde bulunduğu düzeni bile eleştirmeye eğilimli olabilmeli benim öğretmeye heveslendiklerim…ama demiş sonra… hep sübyan hep sübyan…da bilmeyene öğretmek kolay da ya mevcudu değiştirmeyi başarabilmek asıl mukaddeslik orada. Klişe hanım öğretmenlik sıfatını bu sefer de yakıştıramamış zatına:P

….Mühendis olucam ben demiş… Ve sonra her mühendis gibi bir sıfatla şirket kurucam belki belki de … devam edemedi şimdi… ama dedi sonra… hep matematik, hep matematik… Mühendis şapkasını da yakıştırmadı zatına:P

….Başkan olucam ben ya da vali, kaymakam belki…Mülki bir amir olmalı dedi… bana öğretmenim öğretti eleştirebilmeliyim içinde bulunduğum düzen ikilemini… ya da düzensizlik mi demeli… ve evet ama dedi sonra… Hangi birine yardım edebilirim ve nereye kadar yetebilirim? Hep siyaset hep siyaset…. Takım elbiseyi de yakıştırmamıştı zatına:P

Çok mu zor.. Bir yaşa gelince tuttuğun takımdan, hayran olduğun sanatçıdan, beğendiğin actörden ve hatta renkten, yemekten önce meslek belirleme yönelimlerini kanıksayabilmek.

…..ben şimdi burada durmuş da sanki bakıyorum o kimliğini sorgulayan çocuğa ve diyorum dinle tatlı küçük kız çocuğu… İçindeki kahramana ses verişlerin.. ve düzene, sisteme isyan edişlerin… yersiz değil elbet ama… Ne olursan ol; mutlu olmayı başarabilmen gerek bu hayatta. Doktor olduğunda zengini iyileştirmen gerektiği söylendiğinde de, Avukat olduğunda haksızı savunman için para verildiğinde de, öğretmen olduğunda müfredatı taşmaman gerektiği tembihlendiğinde de, mühendis olup birçok insanın yaşayabileceği bi mekanı kaçaktan inşa etmen için çalıştırıldığında da…mutlu olmayı başarabilmelisin… Belkide arkadaşın haklı sen ya büyüme hiç ya da anne olmayı iste… Büyüyünce ülkesi sevmeyen bir birey olmaktansa çocuğunu çok seven bir anne: )

Mutlu ol tatlı küçük kız çocuğu sadece… İsyan etme içinde bulunduğun düzene demiyorum ama… Sen yinede ….hay ben bu düzenin..ile başlayan cümleler kurmaya yeltenme!

Gel gelelim sorunun cevabına… büyüyünce ne olacakmışsın? Herşeyden önce mutlu olacakmışsın mı… Sen kafanı yorma kız çocuğu sen bir büyümeyi başar hele… büyüyünce ne mutlu olacaksın gör: ) Ve bu hayatta öğrendiğin en ehemmiyetli şey olsun… Mutlu olmayı başarabilmek…

NOT: Son bir not olmazsa olmazı olmalıydı bu yazının…Ben ve bitter’ime Yasmin ablamızdan hediye… Nihayet bitirdiğim bir kitabın son bölümünden bir dua: “Tanrım; değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etme gücü, değiştirebileceğim şeyleri değiştirme cesareti ve bu ikisi arasındaki farkı ayırt edebilme sağduyusu ver” Amin…Tüm küçük kız çocukları adına…

İki Kara Bulut!


Bir kara bulut geldi öyle ne haberli ne de bilinçli idik… Bize tanrının davetsiz bir misafiri gibiydi… Ya da davetsiz bir imtihan anı mı demeli?
Sel felaketi: İstanbul’u sular aldı götürdü adeta… İnsanlık bir felakete daha şahit oldu maalesef… Yeri geldi… Çünkü ancak yeri gelince konuşulurdu bu konular… “Olası bir sel felaketine karşı ne denli hazırlıklıyız?” soruları manşetlere taşındı. Gerek devlet olarak, gerek sıradan vatandaş olarak darttık kendimizi? Ve maalesef terazinin ağır basan tarafını görmemeyi yeğledik…
Sel keşke hep bir aşk şiirindeki mısralarda kitli kalsaydı. Sel olup aksaydı hep yakışıklı erkeklerin sevdası güzel kızlara… Ve güzel kızların gönlü meyletseydi beyefendi erkeklere… Hayır bir sel vardı ama felaket getirdi bu insanlığa… Çamur deryasına döndürdü güzel yurdumu… Avrupa kenti’m İstanbul’u en başta!
Bir kara bulut… Çamura bulamıştı ya onca vatandaşı… Aklıma bütün bunların daha soyut şeylerle ilintisi resmetti. Biz zaten nasıl bir ülke olmuştuk ki de çamura yabancılık edecektik? Bir genç kızımız sevgilisi tarafından katlediliyordu ve cesedi bir gitar çantasına lâyık görüldü çöp tenekesi kapsamında… Kanını taşıyan ırzına geçen oluyordu , ve yine birçok şehitler ölüyordu. Şehit ölüyordu da Güzel Yurdumun Kuvvetli bir çok kolu öyle pek de bir şey yapamıyordu…. Bir de Kürt açılımı adı altında saçma sapan politikalarla ülkeyi meşgul ediyorduk. Bir domuz gribi vardı popülalitesi yüksek… Her ülkeyi gezmiş de meşhuriyetini koruyordu. Salarak tüm mikrobunu… Ortalık zaten çamur deryası idi ya… Nasıl bir bataklıktı ki bu… Gelecekten ümitsiz gençler yetiştiren bir toplum olmuştuk… Çocuklar okul çağında öğretmenlerine küfreden olmuştu. Toplumda saygı, sevgi çoktan yitirilmiş… Ve güzel olan bir çok şeyin yoksunluğunun, açlığının sonucu… Yitirendik toplumca en baş değerlerimizi… Bu denli çamura bulanmış bir soyutluğun içinde yaşarken biz…_ki buna yaşamak denirse_ Bu sel felaketinin somut çamuru nice etkileseydi ki bizi?
Bir kara bulut… Evet kahverengi çıldırmış gibi akan bir su katıyordu önüne ne geçerse… Sel BMW marka arabayı da sürüyordu ucu bilinmez bir hurdaya çevirmeye … Yılların eskitemediği TOROS’u da…
Ve evet sel bodrumda fakir ailenin yuvasını da karartıyordu. Deniz kenarı, göl kenarı villa sakininin yuvasını da… Onun ayrımı yoktu işte soyut çamur deryasında olduğu gibi… Ahirette iman dünyada mekandı ya… Mekan çamurdu, bataktı…. Ya iman… İnancını yitirebiliyor muydu insan böyle anlarda? Can da aldı bu sel felaketi… Çaresizdik işte… Çare biz değil…dik.



Bir kara bulut daha!
Yine bir arkadaşımın semalarını yelken tutmuştu bu sefer … İnsan hayatı boyunca bazı an’lara şahitlik eder… ve o ki bazı anlar ona bıkkınlık verir hayattan… Belki kimileri o anda ölümü bile düşünen acizlerdendir. Can sana ait değildir ki… Sana emanet edilendir oysa… Yolundan gitmeyen bir şeylerin yoğunluğundan söz edilir… Klişe bir söz dizisi farz-ı misal! “offff hiçbir şey yolunda gitmiyor sitem baş cümlesi…. İş desen maaşları alamıyoruz, aşk desen huysuz bir sevgilim var, ailem desen derin bir offf daha çeksem baştakinden daha fazla “F” harfi muhtevalı… Huzur istiyorum… Ve herkesin ulaşmayı beklediği daimi mutluluğu arıyorum” Hani bu felsefik ruh bilimlerinde “mutluluk burada” , “ aşk burada” ,”para burada” v.s denir ve burada diye işaret edilen yön el ile kalbi gösterir ve kişi telkin edilir ya… İnandım ben şimdi… Hepsi içimde benim… Ama ben öyle beceriksiz, meziyetsizim ki bunu yapmayı beceremiyorum… Al işte beni daha kötü bir psikolojiye soktun be kardeşim, düzelteyim derken… Kimliğimle ilgili özgüvenimi kaybettim… : )))
Kendini mutsuz hisseden herkese gitsin bu yazı… Düşünün ki koskoca profesör Üstün DÖKMEN bile “Küçük mutluluklar” demiş… Ve hayattaki en güzel ve en insanoğlu için gerekli mutlulukların aslında ne kadar küçük şeylerde gizli olduğunun ifadesi savaşına girmiştir… Bence nitekim de başarılı olmuştur büyük bir çoğunlukta…
İlk karabulutumuz… bir felakette yitirilen ya da yitiren olmayı mı tercih ederdin… Düşün gereksiz olacak belki bu sabah senin için ama… Gören güzel gözlerine, duyan minik kulaklarına, yazan zarif parmaklarına, tutan sütun bacaklarına, upuzun saçlarına belki, kendini ifade edebilen diline…Şükret… Ben varım seni anlıyorum… Bunun için şükret… Sen varsın anlatabiliyorsun Buna da şükret… Şükrü amcayı bu kadar çınlatman yeter….: ) Bil ki kim olursan ol…Tanımasam da seni…Seviyorum insan olduğun için… Ve bunun için bile sadece mutlu olabilirsin….
Şimdi düşün İki kara bulut… Bir çamur deryası… Hayat imtihan… Gözlerinin önünden hep bunlar geçip gitsin olur mu? Ve sen düşünmeye devam et! Ve bil tanımasam da seviyorum seni sırf İNSAN olduğun için…
Sevgiler…

Dikkat Kıskanç Var!



Hasta olmak için ne gerekir? Ya da hasta insan size nasıl bi portre çiziverir? Rahatsızlık sanırım daha doğru kelime olur bağdaştırabilmek için kıskançlık kelimesi ile hastalığı… Evet evet doğru karşılaştırma rahatsızlık ve kıskançlık olmalı ve Tanım şu Kıskanmak bazen(hadi bazen diyelim bin türlü çeşnisi var) büyük bi rahatsızlık belirtisi verir! Tüh ya sürpriz yapacaktım konuyu söylemeyecektim ve bir anda patlayıverecekti rahatsız bir kıskanç palyözi: ) Neyse ortak payda şu ki… İnsan kıskandığı zaman hastalanır ya da rahatsız bir hal psikolojisine bürünür… düşündüm de başka bir tanımı olamaz bunun. Anlamlandıramadığım enteresan vaziyet-i hal’lerden biridir bu da işte..

Kıskanmak nasıl bir şeydir ki!

: )

Bu duyguyu hiç yaşamamış gibi yorumlamam da ilginç tamam kabul ediyorum bende kıskandım zamanında… Bu da nasıl bir cümle olduysa sanki “ bir zamanlar bizde yaptık “ ya da “ bizde o yollardan geçtik gibi” bir şey olduğu zamanında bir acemilikle yapılan ve şimdi kesinlikle yapılması yanlış olan… Ama ne yalan söyleyeyim ben babamı kıskanırım en yeşilinden… Çocukluktan kalma bir şey olsa gerek… Gözlerimi kaçırırdım başka birini severken ne yapacağımı şaşırır hasta bir hâl alırdım hem kızardım kendime hemde usul usul kıskanırdım…Ya da ne usulu ya bayağı kıskanırdım… Bu öyle pek de küçükken’lerle anlatılacak hikayelerde olduğu gibi eski tarihlere intikal etmiyor aslında… Farz-ı mahal 3 bilemedin 5 yıl öncesiJ Bu cümlenin üzerine de yorum kabul etmiyorum… Evet Babam aşık olduğum ilk adam ve tek kahraman bu sabit !Daha önceki yazılarımda da işlendiği varsayılan… Sadece onlara bir ilavemiz olucak hocam… O da kıskandığım da yek adam: )

Birini kıskanmak öyle söylendiği gibi sevmenin sonucu değildir bence… Öyle olsa bile bu sevgi kıskanmak adı altında kıskanılanın hayatına yasaklar koyma hakkaniyetinde olunmadığı kanaatindeyim … Söz gelimi kıskanma gerekçesi altında nitekim özellikle erkeklerden gelen talepler: “O eteği giyme, o bluzu görmeyeyim bir daha üstünde, o suratın hali ne?” gibi Fizikteki görünümden ileri gelen tercihe eleştiri. Yok eleştiri yumuşak kalır… En doğrusu tercih’e saldırı girişimleri! Evet evet aynen öyle… Doğru kelime tercihe saldırı: )

Ya da… erkeğin talepleri devam ediyor : “Onunla konuşma!, oraya gitme!, Onunla görüşme!Şöyle yapma; böyle yap! Sana yakışır mı? Sana ne ya ne karışıyorsun sen?” gibi daha kötüsü… Yani eylem ve söylem’lere yön verme girişimi! Hani bu misal cümlelerde bir söz var ya kıskançlık anında erkekten kıza söylenen…. “sana ne ya ne karışıyorsun sen?” diye asıl bu söz bunca talepte bulunan erkeğe söylenmeli;)

Sevdiğiniz insanlara hükmedemezsin ancak önerilerde bulunabilirsiniz… Esasında bu söylediğimiz genel bir tutum… Sevdiğimiz, sevmediğimiz birçok insana onu kıskandığınızı iddia ederek prototip bir insan yaratmaya çalışmak gereksiz bir çaba diye düşünüyorum bendeniz: )

Ben mesela kıskanırsam birini kesinlikle bi 3. Kişiden kıskanmam… Zamanını kıskanırım sadece benden yoksun geçirilen… İşse bensiz geçirdiği süreç…. İşini kıskanırım… Sevgili kayınvalidem ya da kayınvalide adayım ise onu kıskanırım… Birlikte eğleneceği arkadaşları ise de onları… ille de insan olması gerekmiyor ki? Özenle bakım yaptığı, saatlerce yıkadığı arabasını belki, aslında o bakıma ayırdığı zamandır ya kıskandığım…

Evet bende sevdiğim insanları kıskanırım…. Ama çok güzel oldukları için değil… Benim istediğim gibi hareket etmedikleri için de kıskanmam… Sadece kıskanırım çünkü onu severim… Ve evet galiba sevgi bencildir… ki onunla vakit geçirmek isterim hep…. Hep yanımda olsun derim… Hep benimle… Paylaşamamazlık da oradan gelir… Benim için 3. Kişi ile paylaşmak ya da paylaşmamak değildir mevzu… Sadece Zamanı an’ı hep onunla yaşama talebi… İnsan bunun için evlenmez mi? Bir ömür bi yastık da kocama söylemi… Arada bir çıkmak denilen saçma sapan bir eylemi bir ömür birlikteliğe dönüştürme talebi için ön teklif değil midir; evlilik?

Esasında bu yazı öyle birebir yaşadığım ve şikayet ettiğim kıskançlık mevzusundan ileri gelmiyor… En yakın arkadaşlarımın en yakınında olmam hasediyle şahit olduğum ve onların bu rahatsızlığından rahatsız olduğum içindir bu yazı… Böcüğümmm bu en yakınlardan biri sensin…Sözüm ona eleştirilen adam da süper adam sen :)

Sevgiler…



Nalan KALKAN...:)


Nasıl bir yeldi ki bu sonbaharda güzel sarı yaprakları savurdu üzerime


Ağaç mıydı yaprağından bıkan ve onu koparmak isteyen… Ya da yaprak mıydı bi ağacın esaretinden kurtarılmayı bekleyen…


Lüzumsuz duruyordu sanki dalga dalga saçlarımdaki rüzgarın yolcusu sarı yapraklar…


Anladım söyleyecekleri vardı… Boş değildi uçuşma ve yere düşmeme amaçlı telaşları…


Nâlan’dı şiir gibi… Yüzüne baktığında kaç insanın görebilirdin gönlünün güzelliğini bu denli…



********************************************************************

Küsen küçük bir çocuğun dudağını bükmesi gibidir onun serinliği…


Anlamlandırılamayan duygu gibidir yanındayken sana verdiği özgüvenliği…


Lâyığı ile başarabilmek ise güzel bi iletişim akabinde real dostluk tespitini…


Kaynağın doğru yerdir bilesin… Kim ne derse desin herkes boşver yesin birbirini…


Arkadaşlık ne zaman oldu ki basit bir ilinti insanlar dillerine pelesenk etmiş satışa getirmeyi


Nâlan avluda tatlı bir hatunJ Gözleri büyük kalbi daha da… Kolay mı bir şeydi öğrendik çabuk seni sevmeyi…



Welcome to Ramazan(!)


Hoş geldin ramazan…
Hoş geldin dedim de birden bak bana nasıl bir kare el sallayı verdi bilinmeyen gelecekten…
Birçok akıllı bilim adamının bir araya defalarca gelip, ilave edilen 40 delisiyle kuyudan çıkartılamayan taş misali deprem olacak mı soruları ve nihai sonuç önümüzdeki küsür sene içinde kesin olacak kanaatine varılan potansiyel afetzede yıllara, bilim kurgu filmlerindeki gibi internetten bulaşılan kah terörist saldırıları kah muhtelif kıyamet alameti olarak adlandırılan dünya son senaryolarına, kanser oranlarının arttığı bir yer kabuğu ve insanlığın yalnızlığının koyulaştığı bir hava boşluğuna ve nihayet insanların artık torunlarına bak yavrum Türkçede Arapça kökenli, farsça kökenli….v.s.den sonra İngilizce,Rusça temelli sapma bir Türkçenin anlatıldığı zamanın merhaba’sı ya da hoş geldin alegorisi*… Evet evet lise tarih kitaplarındaki emperyalist bir Amerikalı gibi tiksinç gülüşleriyle el salladı işte bu gelecek karesi ben denize…
Aslında bütün bu uzun cümleye sebep kelimelerim, bir gün “Welcome to Remazan”ların bir imsakiyede, ramazan çadırında hatta daha kötüsü bir mahya ışığında okuyor olma tereddüdünden ileri geliyor.
Hoş geldin ramazan ile ilgili şahsi yorumum ise pek de hoş gelmediği ben denize…. Hasta girdim çünkü… Kötü, çirkin mi çirkin bir mikrop ele geçirdi bütün bünyemi önce gıda girdilerini mahvetti ve mevcuttakini çıktıya çevirdi akabinde de girdiyi iştahsızlıkla engelledi ve nihayet emeline ulaştı ve bu koca cüsseyi yıkarak galip geldi… ama doktor amcalar ve dünyanın en güzide bakıcısı annem sağ olsun ki toparlandım ve ayaktayım…Geç de olsa bu yazıyı yazıyorum işte yazdım…: )
Gel gelelim Hoş geldin Ramazan temamıza…. Ramazan sizlere neleri anımsatır mesela? Açlık ruhun ve nefsin terbiyesi, sahur, iftar, oruç, Hacivat karagöz, orta oyunları, ramazan çadırları, kumpanyaları, teravi namazları, hurma, pastırma, güllaçtı, ramazan pidesi, oruç baba türbesi, …v.b. dir herhalde… Beni en çok bu aylarda yapılan meşrubat ve süt ürünleri reklamları mutlu eder. Bir çocuk olur genellikle baş rolünde iftarı, ramazanı tanımaya çalışan ve boyuna yaşına bakmaksızın da milyonlara anlatmayı amaçlayan… Şimdiki reklamların ticari boyut çerçevsinde sizlere anlatılar bu reklam karesinden sonra benim betimlemek istediğim bir kareyi paylaşmak istiyorum sizlerle…
Sizden istediğim betimlemeye hayat vermeniz gözlerinizle…
….bİR zaman dilimi düşün ki yaşam öyle teknolojilerin gerek bir aptal kutusu gerek bir online’lık ile başlayan kolaylıklar serisi ile kuşatılmamış ve yaşamların her biri dört duvar içinde sessizce son bulmuyor ya da nefes almıyor da sokaklarda rengarenk dans ediyor… O güzelim sokakların kızlarının tek derdi hem babaları gibi kol kanat gerecek bir eş adayı hem de kendilerini mutlu edecek bir çiftin teki sanki… Ve tabiî ki sokağımızın genç delikanlılarının beklentisi elbette güzel bir kız resmi evlerini süslemeye heveslendikleri ne de olsa güzel göreceli… Ve düşünün ki böyle tablo’luk bir resimde kendinizi… Arkanızda macun satan amcanın sesi ve akşamki orta oyun gösterisi çağrı melodisi, kurulan iftar sohbet sofrası davet listesi… Her akşam bir yerde belki… yok sonuç cümlesinde “Nerede o eski bayramlar” gibi sabit “Nerede eski ramazanlar” demeyeceğim. Değişen bir şey yok çünkü. Her şey eskiden olduğu gibi… Gene açılan oruç tutulan da… Görünen neyse o… Değişen mekan insan değil…
Temennim… Mekanın, zamanın eteğinde değişmesinden öte insanın değişmesinden yaşanılabilecek kim sorusunun doğması… Başlıkla anlatmak istediğim gibi zaman ne olursa olsun ne birebir yapılan ziyaret yerine görüntülü görüşmeler küstürebilir bir teknoloji gölgesinde ne de mektubun yerini alan klasik mesaj popülaritesi… Tek tereddüdüm Ben’liği kaybetmek gibi ifade edilen… Welcome to Ramazan’ları görmeme talebi… Görmeyiz inşallah değil mi?
İnatla güzel cümleler kurun kendinizi anlatan… Farsçaların, Osmanlıcaların, Arapçaların ve evet sadece Türkçe’nin süslediği… Yoksa yaşam tahammülfersa bir hal alacak “ata”mız diye gururlandığımız bir çok toprak altındaki şehidin sızlattığımız kemikleri eşliğinde unutulan bir Türkiye’ye gebe öncü unutulan Türkçe sarsıntılarının yaşandığı…

Not: Bu yazımda sizlerle Türkçe’nin kullanılmayan birkaç sözcüğünü kullandım… Roman misali alt kısmında parantez açmak isterim üstteki yıldızlı sözcüklerin anlamını:
*alegori: bir kavram yada düşüncenin figüratif semboller haline getirilmesi
*tahammülfersa: dayanılmaz


17 AĞUSTOS RESMİ!



Bir gök… kırmızıya boyanmış sanki 17 ağustos gecesi…
Bir yer… Düşün ki bu sefer uyutmak için değil de ebedi uyumaya sürüklemek için birçok cennetliği, salladı beşiğini…
Bir ses… belki bir yardım çağrısı muhtevalı belki de haykırış…isyan temelli…
Bir insan… üstünde moloz taşıyan… ve iki direk arasında can telaşı yaşayan beklide öldüm diyip
Bir can.. belki canan belki her ikisinden de yakın olan can-ından parça olan bir oğlan… bir evlat…
Bir acı telaffuzunu yapamadığın sonrası yaşanan ve tüm yaşamına kazılı bir etiketle yapışan…
Bir fatura en büyük yaradan dan yaratılana kesilen… Her zaman ki gibi bellekte olsa keşke Şerden ders alabilme yetisi…
Acının tarifi muamma sanırım…. Bazı tarifi olmayan duygular gibi… Ruhunun acı çekmesi… Acı… Kayıp…Yerlerini değiştirenler… Hayatına sismologların söylemine göre fay kırıkları olan koca kalın çizgiler çizdiler… Ve sonra sürekli savaşıp durdular çizgilerin ardı sıra bıraktıklarıyla ya da kendinden mahrum ettikleri yaşayamadıklarıyla… İsyan hiç hoş bir söz olmasa gerek… Değişimi köklü bir değişimi gerektiren bir yaşam anı afet… Aslında isyan bu habersiz gelen değişime olsa gerek… Her sabah yemek yediğim evim, masam, mutfağım… Her akşam uyumayı düşlediğim yorgunluğumun tek devası yatağım, yorganım, yastığım… Her sabah arabamı park ettiğim garajım ya da otobüsle önünde durduğum sokağım... Evim… Yoklar şimdi… Onların yokluğundan öte sol tarafımda bir sancı yaratan… Ev mekan ise o mekan nerede olursa olsun… kocaman bir boşluk… Fedakar sıfatını en güzel taşıyan annem… Memurluktan kalan çökmüş omuzlarının esasında koca yüklerle dolu olduğu babam… Hep gülen dünya güzeli kardeşim…Haylaz ağabeyim.. Ve ablam belki enfes kokulu kekler sahibi… Yoklar şimdi…
_diyebilenler için kötü bir gün… Bugünkü bu yazımda niyetim kesinlikle kimseyi ağlatmak ya da güldürmek değil…Hani baştan yedinci paragraf cümlemle sabit esasında… Her zamanki gibi bellekte olsa keşke Şer’den ders alabilme yetisi.. biz yinede tutumlarımızla… Almadığımız tedbirlerimizle… bir çok afeti yaşamaya ve mağduru oynamaya gebeyiz…

Belediyeler nasıl yerler?


Hiç düşündün mü belediyeler nasıl yerler???
Herkesin eminim bir düşüncesi vardır hatta bir çoookkk düşüncesi belediyelerin nasıl yerler olduğu ile ilgili… Farz-ı mahal… Bütün komedi skeçlerine malzemedir… “Bugün git yarın gel…” ve “ … arka masaya…” dosya bekletme söylemleri ve tespitleri. Ama bu tespitler sadece belediyelerle sabit değildir… Tüm kamu kurumu esprileridir(tespiti espriye çevirmekte fayda var… Nede olsa varsayım ciddiye almayalım)
Belediyeleri somut materyallerle çizmeye kalkarsak… Demir zor açılan çekmeceli masaları, yaşlı; gözlüğü burnuna düşen memur amcaları, koca koca düzensiz dosyaları, mühürleri, ıstampaları, soğuk damgaları- olmazsa olmazı mühür ve soğuk damgaları: )- , tel zımbaları, zimmet defterleri, evrak kayıt defterleri… v.s Günümüzde böyle bir portre hayal etmek nostalji olur inanın… Artık belediyeler öyle yerler değiller: )
Bir haberde okumuştum sanırım… Bizim gelişmekte olan ülke basamağından senelerdir gelişmiş ülke basamağına atlayamama sebeplerimizden biri imiş… Tutumlarımız… Esasında Normal Şartlar Altında (Bu üç kelimeyi de çok severim yan yana getirmeyi… Kimyada NŞA’ da diye terimdir o, kullanıla gelen.) hiç sevmem böyle toplumun tutumundan eleştirileri yapıp oturduğumuz yerde koltuğuna gevşemiş bir eda ile “Europa’da dercesine dudak kaslarına kasarak “Avrupa’da yok böyle şey” diyenleri… Bunu diyenler çünki aynı tutum ile devamında “Ben…şu(?)rdayken diye başlarlar anlatmaya…. Esasında yorulmadan bir başlasam anlatmaya burada olup da orada olmayan güzel şeyleri.................
İnsanların hakkaniyetleri… Kendini laik gördükleri… Seçenekleri… Seçecekler ki o denli yönetilecekler(!) Ne güzel bir ülkeyiz ki biz… Kendi başımızı (baş=hükümet anlamında) seçebiliyoruz… Ne mutlu Türk’üm diyene! Ne mutlu demokrasiyle yönetilebilene!
Şimdi gel gelelim Belediyeler Nasıl Yerler? Söylemine… Belediyeler: bir satış sonrası hizmet misali… seçim sonrası memnuniyet garantisidir… Belediyeler: bir konser bir miting eşliğidir… Hiçbir zaman şık olmasa da işiniz haledilemediği zaman rahatlama babında bağırıp çağırma hakkaniyetinizi had safhada hissedebileceğiniz …Belediyeler: “hanımlar” dan “beyler” den öte kardeşlerin, ağabeylerin çalıştığı ve konuştuğu yerlerdir… Ana kucağı gibidir, baba ocağı gibidir… Belediyeler küçücük bir binada olsa Yeşilçam misali yokluktan variyeti türetip hizmet üretebilendir…
Bir işletme mezunu olarak da iyi bilirim ki bir yeri işletmek; ya ürün ya da hizmet üretimi ile insan idaresinde gerçekleşir… Ama gel gelelim ki mevzu bahis Belediyeler olduğu zaman… İdari birimin fonksiyonları çeşitlenir… ve ürettiğinizin tam olarak ne olduğu ise öyle mitinglerde yazdığı gibi kamuya hizmet ile genelleştirilip geçiştirilemez! Halk kendini vatandaş olarak değil de çoğu zaman seçmen ve kazanılmış hakkaniyetin sahibi ya da diğer seçimdeki potansiyel seçmen olarak algıladığından durum çok farklıdır… Bir bakarsınız ki daire içindeki her söylemde şirketi temsile gelen emlakçısından, eksperine, müteahhidine her biri “ben vatandaşım…”narasıyla bu hakkaniyetinde baskınlık gösterir… Klasik bir kuruluşta bunu düşündüğünüzde sadece üründen ya da hizmetten müşterinin memnun kalabilmesi mantalitesi değildir hedef… Ne olduğunu elbette anlatmayacağım buradan… İlle de öğrenmek istiyorsanız 5393 Sayılı Belediye kanunu okumanızı tavsiye ederim;)
Sonuç şu ki! Belediyeler: çiçek kokulu yerler… Stresli bayların/bayanların en başta güler yüzlü belediye başkanları ile karşılandığı yerler… Ve muhakkak çözülebilecek sorunların çözüme kavuştuğu yerler… Ve son cümlem belediyeler artık hizmeti gören ve yaşatmaya değer veren yerler…
NOT: Seçim, siyaset, yerel yönetimler çok ince bir bıçak sırtında olmasına sebeptir….birbiri ardına dizilmiş karmaşık çelişik cümlelerim… N’olur affedin!

Biri Mutlu Ol Dedi!


Mutlu olmak zor mu? Nefes almak bir mutluluk değil mi? Gibi basit bir genellemeyle konuya giriş yapabiliriz sanırım… - ki yaptım bile fark etmediniz sanmıyorum : )
Adamın biri hiç üşenmemiş bilge adam sıfatına haiz bir kimlikle birazdan göreceğini yıldız imleriyle süslediğim mutluluk şartlarını sıralamış: Şimdi içinizden …”hımmm eeee” dediğinizi duyar gibi oluyorum ve aşağıda sıfatı bir önceki cümlemle sabit mutluluk şartlarını okumaya sizleri sevk ediyorum:
1- Asla demeyiniz [asla asla demeyiniz:)]!
*******
2- ´´Ama´´ ve ´´fakat´´ demeyiniz!
*******
3- ´´Fark etmez´´derseniz yalan söylemiş olursunuz, her şey fark eder.
*******
4- Hiç bir cümlenizin fiili ´´mış,miş´´ veya ´lar,ler´´ veya ´´mişler,mışlar´´ veya ´larmış,lermiş´´le bitmesin, bunlar sizin bilmediğiniz ve görmediğiniz ,başkasının anlattığı eylemledir ve bunlara göre hareket hem size hem karşınızdakine zarar verir.
*******
5- Başkasının yerine düşünmeyin!!
*******
6- Başkasının yerine karar vermeyin!!
*******
7- Bencilce yaşayın, zaten insan bencildir ve kendisi için yaşar,aksini söyleyip veya düşünüp kendinizi kandırmayın,böylece kim olduğunuzu ve nerede olduğunuzu bilirsiniz. Başkalarına daha az zarar vermiş olursunuz.
*******
8- Pozitif düşünce ile yaklaşın konulara (yapacağım, başaracağım gibi), ama bu Pollyanna´cılık olmasın.
*******
9- Asla vazgeçmeyin.
*******
10- Geçmişi yargılamayın, bir şey kazanamazsınız sadece tecrübe olarak faydalanın ve mutsuzsanız tekrar etmeyin!
*******
11- Mutlu olmak ve ilerlemek için yaşanan şeyleri tekrar yaşamayın,yaşanmışlardan faydalanın(ateşin el yaktığını öğrenmek için elinizi ateşe sokmaya gerek yok,etrafınıza bakmak ve okumak yeterlidir)
*******
12- Kendinize ve etrafınızdakilere, insanlara güvenin onları sevin!
*******
13- Genelleme yapmayınız!(bütün erkeler veya kadınlar gibi)
*******
14- Siz hissettiğinizi yaşayın, varsın dünya beğenmesin siz beğeniyorsanız yeterlidir.
*******
15- Bir anı yaşamak için yıllar harcamak başarısızlıktır, başarı bir anda yılları yaşayabilmektir. *******
16- Ben hep veriyorum, almıyorum demeyin, sadece verirseniz,vermeyi bilmediğinizden o hiç bir yere gitmez. Almasını bilmeyen veremez, vermesini bilmeyen alamaz, ağlamasını bilmeyen gerçekten gülemez, üzülmesini bilmeyen sevinemez. Her şeyin dengesi vardır.
*******
17- Ve karar verin,şu an sizinde yeni bir hayata başlama anınız olsun bu karar!!
….hımmm bu maddelerin hepsi alıntı anladınız zaten…. Şimdi sonuç ne olabilir… Şu ki; kabul edin etkilendiniz… Yada etki demeyelim bir şöyle kendinizi sondaki kadar etkili bir karar gerekçesi olmasa da birkaç soru sorar buldunuz… Ya da bir süzgeçte süzer buldunuz : )
Şimdi ben kendimi o süzgece koyduğumda hepsi bende mevcut gibi duruyor… Ama şöyle ki ben mutlu değilim… Ya da felsefe yapmanın sırası mı bilmiyorum ama Mutluluk nedir? Sorusu mu sorulmalı bu metin süzgecinden sonra… En iyisi küçük şeylerden mutlu olmak bence karar verdim… Ve kesinlikle daimi bir mutluluğa ulaşma duasında bulunmaktan vazgeçmek… Yok öyle bir şey… Evlendin daha hiç bir şeyden haberin yok (hiçbir şeyden kastım: elektrik,su,doğalgaz,kira ya da ev taksidi, yorgun adam psikolojisi, kaprisli kadın anatomisi v.s) gelin arabasının arkasına “mutluyuz” yaz… Hadi ya dünyanın en büyük yalanı… Hangi zamanda mutlusun? Nasıl bir genelleme… Düğün anı desen dünya borca girdin bir kızla yada bi adamla yuva kurup çoluk çocuğa karışıp annenleri mutlu edicen diye…. Nasıl mutluluukkk buuu? Tekrar sorarım size: ) Bende sanki evlilik başımdan geçmiş gibi konuştum ama mantık sabit değil mi?
Mutluyum…mutlusun….Mutlu olsun herkes temennim…Ben ki bir insanı yalan da olsa mutlu etmek sonucu için “sevin yalan söylemeyi “ diyenim… Ne olursa olsun şu hayattan tek isteğim ben olmasamda mutlu olsun herkes hep mutlu hep umutlu: )))
Bu mutluluk kavramının tahlillerinden ve de kulağını çıtlatma sıklıklarından sonra ehemmiyeti yüksek inanç,güven ve ümit kavramlarını tanımlarla paylaşmak istiyorum yine bi alıntıdan sizlerle…Bu sefer kesik çizgiler ayraç görevini üstlenmiş durumda iyi seyirler… Unutmamanızı ister bu özi biri mutlu ol dedi...
Köy sakinleri yağmur duasına çıkmışlardı. Bütün koy ahalisi toplandı. İçlerinden birinde semsiye vardı.
Bu İNANÇTIR
--------
Babalar bebeklerini havaya hoplatır, çocuklar gülmekten bayılır. Yere düşeceklerini akıllarına bile getirmezler. Çünkü babaları onu tutacaktır.
Bu GÜVENDİR
--------
Yatağımıza girerken yarın uyanıp yaşamaya devam edeceğimize dair teminatımız yoktur. Ama yine de ertesi güne dair planlar yaparız.
Bu ÜMİTTİR
--------

Çıkar At Gözlüklerini!



Günlük hayatımız boyunca biz istemesek de hayatımız bir şekilde istem dışı istilalarla kuşatılmış durumda… Birçoğumuzun diline pelesenk ve en baş tartışma konusudur… Tv kirliliği… İnternet bağımlılığı… İletişim kopukluğu… Kitap okuma özürlülüğü-bu konuda hiç yapıcı cümle kuramıcam özür dilerim- Sonra ilişkilerin sahteliği… Ve en son cümle … Nasıl bir psikolojiyse bu eskiye özlem cümlesi gelir… “Nerde o eski ….”
Algılamak ve farkındalık kavramları …. Reklam sloganı gibi olacak ama işte bütün mesele bu!
Benim izlediğim “hiç kaçırmam” diye kesinlikle nitelendirmem ama izlenirse muhakkak seve seve izleyenlere refakat ettiğim dizilerden biridir… Hatta izlediğim tek dizidir. Kurtlar Vadisi… Çünkü yaşamın ta kendisidir… Ama neymiş silahlar, kara giysili adamlar, kan, nefret, şiddet v.s olduğu için insanlara kötü örnek oluyormuş… Sen izledikten sonra “Bak işte bütün bunlar bu Türkiye’de oluyor değil de “Polat Alemdar” olursan o ayrı dava… İşte burada gene yukarıda belirttiğim farkındalığın ve algının altını çizmek isterim vesselam…
Düşünsene Polat Alemdar olduğunu… hangi delikanlı ister sevdiklerinin kötü roman karşılığı hep zarar görmesini… Şöyle rahat rahat öpememeyi, sevememeyi, diken üstünde yaşamayı… Hep takım elbise giyme zorunluluğu…-bi hayal et kısa pantolon ve sandalet kesinlikle giyilmez racona ters:)- sert bakış zorunluluğu bilmem kaç numaralı türünden… Kim ister sorarım size??? Ya da hangi AKLI BAŞINDA adam ister onu sorayım ben…
Son zamanlarda sık duyulan terimlerden biri oldu “medya okuryazarlığı” hatta bir yerde okullarda bu terim adı altında ders bile verileceğini okumuştum. Peki nedir medya okuryazarlığı? Şöyle ki; hep birlikte google arama motoruna yazalım bakalım ne çıkacak? : ) ………………….
Google arama motorunun verdiği sonuç der ki: Bu kavram, yazılı ve yazılı olmayan, büyük çeşitlilik gösteren formatlardaki mesajlara ulaşma, bunları çözümleme, değerlendirme ve iletme yeteneği olarak tanımlanmaktadır. Hatta bu terimle ilgili ulaşmak istediğiniz tüm bilgileri sizinle paylaşan bir sitesi var RTÜK’ün linki parantez içimde saklı.
( http://www.medyaokuryazarligi.org.tr/)
Yani işin özü şu ki! Kaizen felsefesini bilenler bilir… O felsefede değişim ve sürekli iyileştirme söz konusudur Çünki; Türkiye değişiyor… Artık televizyon, internet çağı dolayısıyla bu teknolojinin getirdiği değişim ile birlikte medya çok büyük önem teşkil ediyor… Yapılması gerekende bu hususta değişime ayak uydururken… farkındalık radarlarını açık tutmak ve tabikide tüm olaya at gözlükleriyle bakmamak…
Aynı sonuca internet bağımlılığı adı altında da ulaşılabilinir… Siz interneti “Elinizin altında kocaman bir kütüphane varlığı” olarak değil de hiç tanımadığınız insanlarla hiç bilmediğiniz konularda ve kimliklerde çoğu zaman kurmaktan çekindiğiniz cümle ve kelimeleri bol keseden sarf ettiğiniz bir ortam olarak nitelendirirseniz…(?) Hiç de iyi bir şey değil… E-devlet politikası sayesinde artık bir çok kamu işinin internet üzerinden verildiğini de bilirsiniz… Bu yöntemle bir çok inşaat ruhsatı, çalışma ruhsatı, emlak bilgileri v.s online bir ortamda veri girişiyle sağlanıyor ve işler daha hızlı daha doğru ilerliyor. Resmi birçok makama sıkıntımızı dile getirmek eskiden çok zorken şimdi bir internetten e-posta çekmemizle sorunlarımız halloluyor…
Sonuç olarak: Algılamak ve farkındalık’ın altını da çiziyorum , kalın ve italik de yazıyorum bilginize: ) Çağın telaffuzu zor şeylerin çağı olduğundan yerinde dövünmek yerine her şeyden önce bizim at gözlüklerimizi çıkarıp etrafımızda gelişen bir çok şeye objektif bakmamız gerekiyor. Ve hayatı farkında yaşamamız yaşlanmamak için de şart… Son vecizemiz…Başlıkla sabit esasında ama yinede yinelemekte fayda var…Çıkar at gözlüklerini ve aç algı pencerelerini… O zaman göreceksin etrafındaki bir çok şeyin değiştiğini…

About this blog

Düçar =yakalanmış
Biteviye =monoton
Deruni =içten
İzafe =göreceli
Tazammun=kapsama
Tasallut =musallat olma
Mütecanis =homojen
Epigram =nükteli şiir
Vuzuh =açıklama
Muğlak =sonucu belli olmayan
Devinim =hareket
Erat =erler
Hedonist =hazcı
Dehliz =koridor
İştiyak =özleme
Muhayyile=hayal gücü
Süveyda =kalpteki gizli günah
Mutedil =ılımlı
Meczup =deli
Tekellüf =mükemmel
Muteber =saygın
Müstear =takma
Zelil,nebi =ar
  • Can umut kapısına sıkışmış gönül tortusu; sana kalan tozu toplamak bazen................. bazende toz olmak kapı yüzüne vurulmadan....

KELİME YIĞICISI'NDAN DÖKÜLEN KELİME YIĞINLARI İŞTE........DEVAM........

  • .....tükenmeyen eylemlerin kuklası konumunda sürüncemede bir hayat benimkisi..........
Hayatta küçük köşeciklerim var...sevenlerimin yüreğinde yaşama sebebim olan...ve birkaç köşem var kalemime ışık tutan beni köşe yazaN'ı yapan....

benim tabu kanunlarım var, dogmatik inançlarım, kısır arzularım, gömülesi yalnızlığım.... Bütün kelimeleri gelişigüzel harcayıp dolu dizgin saçmala hissiyatıyla çevrili sözlerim...kansızım...zansızım...yansızım...ama hâla cansızlar arasına alınmadı adım

Kelime Yığıcısı'nın Listesi

Kelime yığıcısı'nın duası: Allahım değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etme gücü, değiştirebileceğim şeyleri değiştirme cesareti ve bu ikisi arasıdaki farkı ayırt edebilme sağduyusu ver.=Amin=
Bu gadget'ta bir hata oluştu