KENT KONSEYİ'NE DAVET!

Sevgili Blog seyircileri arkadaşlarımmmmm!!! Sizlere sosyal bir sorumluluk projesi adına düzenlemiş olduğum siteyi tanıtmak istiyorum....
Aşağıda görmüş olduğunuz link ile onunla zaten tanışmış olacaksınız.
BAŞİSKELE KENT KONSEYİ KADIN MECLİSİ

Peki ne işe yarar bu kent konseyi derseniz şöyle izah etmeye çalışayım. Yönetmeliğe dayandırılarak çalşmalarını yürüten ve kurulması kanuna dayalı bu meclis kadınların sosyal teşkilatlannmalarına destek olmakla yükümlüdür. Kentsel bilincin oluşturulması, kadınların ekonomik anlamda özgürlük kazanabilitesinin artması, v.s. Bu bağlamda KENT KONSEYİ olarak ilçede ya da ilde nüfusun ihtiyacına göre alt meclisler kurulur, bizim kent konseyimiz; kadın meclisi, çocuk meclisi, engelliler meclisi ve gençlik meclisi olmak üzere dört meclis grubundan oluşmakta.

Peki 2. soru ne tür faaliyetler yapılıyor ise? Bunun için lütfen sitemizi ziyaret edin.... Ve çevrenizde gördüğünüz tüm ihtiyaçlara göre örnek fikirler, projeler, talepler, şikayetler hususunda bizlere muhakkak bilgi verin....Ve ulaşın....teşekkürler...

Sevgiyle Kalın aaa Dostlar!!!....

ANAFİKİR!_Köşe yazım





Kıza senden bahsettim ya da oğlana…. Hım dedi içinden aklında başka biri var belli ama kaderci de seni de görmek istedi… “kısmet belki de kaderim o” dur diyor hüzünlü gözleri… Bir güzel anlattım o sormadan seni kalemlere döktük maddi varlığını önce ev, araba, mücevherat ve arsaları tamamladıktan sonra ne yazık ki maneviyata varabildik… Maneviyat… vardı sende o değil mi? Hani şu seccadenin altında gizlediğin, Camilerin şadırvanında yıkadığın, kocaman yaşlı kırışık tenlerin karşısında ötelediğin bir saygı duruşu gibi asil olan değerlerin… Çaresizlik karşısında biçare, Kararsızlık karşısında bir meçhule sürüklediğin kendin… Nasıl anlatılabilir… En iyi sıfat “5 vakit namazında bu çocuk” tümcesi midir? Ya da ahlakı, terbiyesi rayında mı? Namaz bir Müslümanın arınma biçimi ise hangi Müslüman bu yolda ahlakını temiz tutamaz ki? Mi? Neyse… Felsefe yapmak değil niyetim… Ona senden bahsettim işte… Sen bile bilmediğin şeylerin farkına varacaksın bahsettiklerimi görünce(!)


Ne çok istiyorum senin mutlu olmanı… Bazen kendimden bile çok… Hep iyi insanlarla karşılaşmanı, güneşlere doğmanı, bulutlarla ıslanmanı ve tüm bu serzenişlerinde dört mevsimin… Islandığında dostluğumla ısınıp, doğduğun güneşlerinde gün’ üne eş olmayı…
Klişe sorular dolaşıyor küçük kutucuklarla kafamın üstünde. “En çok hangi müziklerden hoşlanırsın?”, “Hangi takımı tutuyorsun?” , “ Boş zamanlarında ne yapmayı seversin?” , “ Görüştüğün dostların var mı, arkadaşların?”, “ Gözünün rengi ne ki senin?”, “ Ya boyun kaç?” , “ Yaş sorulmaz ama maaş?” Ya da tam tersi geyik muhabbetine yol almış ceylan çırpınışları… Bir tarifi olmalı yaşanılanların… Bir tasviri… Ve en önemlisi bir sebebi?

Midemde iğrenç bir solucan var… Sürekli pislik yapıyor. Toprak sanmış vücudu eşeledikçe eşeliyor…


Danaburnu: çocukken ismini duyup da güldüğüm fide düşmanı bir böcek… O da toprak altında yaşıyor. Toprağa büyük bir emekle ekilen fidelerin burna benzetilen ağzıyla Yaşam’a bağlanan yerlerinden –köklerinden- ayırıyor… Yeşil çamın Erol TAŞ’ ı, Nuri Alço’su gibi… İki sevgiliyi ayırıyor işte.. Bir fidan biri su…

Aşk sanırım midedeki danaburnu… Bir flört evresinde ilk günlerdeki heyecana temsil aynı zamanda… Kemiriyor içinizde bir şeyleri. Bir yerde mantığı ısırıyor, öncelikleri, istekleri dişliyor, talepleri, arzuları kemiriyor..vs. Her birine kocaman acısız törpüler vuruyor. Acıları o törpülerin yokluğunda ortaya çıkıyor. İçinizde belki de büyütmeyi düşündüğünüz bir fide bir türlü büyüyemiyor.


Şimdi şöyle baktığında yukarıya, üstteki 6 paragrafa ne çıkarabiliyorsun? Yılmaz ERDOĞAN kafasını uzatsa bu yazının bir yerinden de hazır uzun zamandır Ç.G.H.bunlar’da çıkamazken sahneye, yer tutsa bu yazımdan kendine ve sorsa: “ Bu yazının ana fikri nedir?” diye : ) Cevap verebilir misiniz? Peki cevap konusunda sizlere yardımcı olmak adına daha önce sınav temalı yazımızın finalini tekerrür edelim.

Şıkları veriyorum: Sizce YazaN’ın fikri ne?


a) Her insanın hayatta muhakkak yaşayacağı/yaşadığı flört evrelerini ti’ye alan gözlemci bir yazı yazma çabasında.
b) Bence yazan’ın kafası karışık yine…. Ahhh Öznurrr…Are you good? : )
c) 6 paragraf yazarak 6 Aralık’taki doğumgününe çağrışım yapıyor : )
d) Danaburnu bir ilişki geçmişine mi haiz acaba?
e) Toplumun yozlaşan davranışlarının altını çizerek uyandırma servisi görevini üstleniyor;)

Ruh_Sal__Ruhumu Salsam Sana!..

Offf ! İçimde koca yaraların kabuk tutmaya heveslendiği anlara şahitlik ile meşgulüm şu aralar....

Göz kapaklarımın altına gizlenmiş kocaman ıslak su torbaları var...Arada bir fire veriyorlar da silecekleri çalışmayan otomobil ön camı şakası yapasım geliyor kara gözlere...

......gözlerimmm evet görmek istediği öyle çok şey var ki şu hayatta! ve hepsini silebilir bir çift bakışa...

.......güzel kalktı mini eteğini çekiştirdi önce sonra bluzunun alt kısmını düzeltti, saçlarını arkasına salladı ve kaşlarını çizdi parmaklarıyla sonra dudağındaki ruju aynı parmak uçlarıyla rötüşladı....ve topuklarını yere vurdu...aynaya bakarken gülen poz meraklısı yüzünü arkaya itelemiş...dik duruşlu yürüyüşünü gerçekleştiriyordu şimdi....Acınası rol! Ağlanılası hâl!.. Bu olsa gerekti...........Bürünesi suret gibi.......!

Eti moraran canlar acır... Kızaranlar...Kanayanlar... Burulanlar...Kırılanlar... Halbuki kalp de acır ya... o sadece kırılırmış gibi biz onun sadece kırılgan yanlarına hassaslaşırız.... Blog seyircileri....benim kalbim morardı sanki.... Savacak biliyorum....Kaşınacak önce bir kıpırtı hareketi ile savmaya meyilli... sonra mor renkleri kara'ya sonra ten'e dönecek....sonra İyileşecek.... İyi leş -ecek....

ahhh Ruh-sal bir durum...
Ruhum şiir yazmakta...
Ruhumu Salsam Sana.... s a ç m a!...

"Lovely Blog" Ödülü

Sevgili Arkadaşım Melly,

Beni etiketlemiş olduğun ve yine hatırlatma tahtasına en pembe raptiyelerle huuuuuu "kelime yığıcısı" sen de bu panoda 9.sıradasınız dediğin için öncelikle teşekkür eder sonralıkla da ben deniz senden tembel olan bir yığıcı olarak ödev bilip SEVGİLERLE cevaplıyorum.... böyle aşk'lı, sevgili birşey olduğunu düşündüğüm bu ödülün yeni yaşıma girmeme 1 ay kala bana bol şans ve pembeler, sevgiler, getirmesini diliyorum.......:)

Ha ödülü alanlar da öyle aldıkları gibi cebe atamıyorlarmış, kurallar varmış...

Kural 1- Ödülü kabul etmek ve ödülü veren kişiyle bloğunuzda bağlantı kurmak.

Kural 2- Ödülü 15 blogcu arkadaş ile paylaşmak, genele bırakmamak.

Kural 3- Seçilen 15 blogcu arkadaş ile iletişim kurmak ve seçilmiş olduklarını bildirmek.


Eveet, benim ödüle layık gördüğüm "Lovely Bloglar" linkleriyle birlikte şunlar;

1- Bitter Tanesi

2-Bilge'nin Günlüğü

3-Sufi Saja

4-Ateş Böceği

5-Zeugma

6-Handan'ın dünyası

7- Dalgaları Aşmak

8-Kitap Kurduyum Ben

9-Gımızı Momol

10-Karakız'ın güncesi

11-Dervish's way

12-Peri Der ki

13-Haykırış

14-Uyduruk Prenses

15-Hüpcadısı

Sevgiler....:)


Mimlenmişim (aa) !


Sevgili tembel aile kızı arkadaşım Melly :) beni mimlemiş. yani kendisine sorulan bir soruyu cevaplandırarak zincir halkası gibi beni de eklemiş cevaplandırma görevi yüklenenler listesine :) ... adetten olduğu üzere öncelikle teşekkür ediyorum kendisine :)

Ancakkkk mim'in konusu gereği cevaplamayıp kendisine olan saygı ve de sevgimizden :) mim'i cevaplıyorum.......:)

Görev şöyle: "Kendi Sayfa İstatistiklerine Göre En Çok Okunan İlk 5 Yazı... " Ancak benim sayfamın tüm yazıları çokkkk okunuyor :)

Şaka bir yana bu blog sitesini KÖŞE YAZILARIMI, AKROSTİŞLERİMİ V.S. toplamak ve arada içimden geldiğince özgün bir şekilde duygu paylaşımında bulunmak için kullanıyorum. Dolayısıyla bi yazımın çok okunması gibi bir vizyonum olmadığı gibi çok okunan bir yazıyı ölçme, hatırlama şansım da yok!..

Melly..........senden tembel mi çıktım ben ne ? :D Sevgiler....

Not: fotoğrafın yazıyla ilgisi koca bir çelişki:)

Kaybolan Sadece Yıllar Mı?_köşe yazım


Hayatınız boyunca sanki kayıplarınızın peşinden burnunu çekerek sızlayan insancıklar gibi mücadeleci süreçler kaydediyorsunuz. Sevdiğiniz kızı unutamıyorsunuz. Belki peşinden gidiyorsunuz belki de eşinizin yüzünde onu arıyorsunuz. Farkında değilsiniz belki ama kendi canınızı yakıyorsunuz.

Doğduğunuzda kaybetmeye başlıyorsunuz aslında. – son zamanlarda çoğu yazımda da çocukluğa, doğuma iniyorum ama inanın psikolog değilim:)- Evet doğduğunuzda ki kaybınız 9 ay kendinize yurt edindiğiniz anne karnı tabii ki. Ama kazandıklarınız dolduruyor bu kaybın yerini. Sonra bir süre sonra göbek kordonundan kalma bir mührün düşmesiyle anne ile bağların resmen kesilişine şahit oluyorsunuz. O zamanlarda annelerin en büyük duaları tabii ki bu bağın manevi olarak süregitmesi bir ömür.

Kayıplara derinlemesine girersek esasında işin içinden çıkamayız gibime geliyor. O yüzden biz genel olarak kayıpları sıralamaya çalışalım.

Evet en sevdiğiniz kalemini kaybediyorsunuz, silginizi, kitabınızı, defterinizi, kalem kutunuzu, kol saatinizi, yüzüğünüzü, kolyenizi, gömleğinizi, çorabınızı, tokanızı, çakmağınızı, tırnak makasınızı, cımbızınızı, telefonunuzu da nerdeyse kaybedeceksiniz ki her yerde unutuyorsunuz sesli çağrı atarak sesten bulabiliyorsunuz. Sonra takma kirpiklerinizi kaybediyorsunuz, en sevdiğiniz romanınızı birine verdiğiniz ama kime bulamıyorsunuz, kışın gelmesi ile sakladığınız yazlık(lar) adı altında güneş gözlüğünüzü, mayonuzu, plaj havlunuzu, güneş kreminizi bulamıyorsunuz. Aslında şöyle bir oturuyorsunuz da herhangi bir yere mutfakta ise sandalye, oturma odasında ise koltuk kolu, yatak odası ise yatak üstüne düşünüyorsunuz. Oturup da düşünmek de seçtiğiniz mekan düşünmenizi engellemediği gibi şekillendirmiyor da! Bir çok kayıp var şu an aklınızda, sebebini düşünüyorsunuz da belki alınganlık, belki unutkanlık, dalgınlık, dağınıklık… v.s’dir diyorsunuz. Ya da en önemlisi siz fark etmeyerek ötelemişsiniz tüm belleğinizde yer alan materyallerin kaybolmadan önce işgal ettikleri mevkileri.

Bilimsel bir araştırmaya göre değil ama psikologların söylediğine göre; – kopamıyoruz psikolojiden bugün:)- insanoğlu hafızasında yer alan ve unutmak istediği bir takım şeyleri unutmaya çalışırken bilinçaltı unutmaması gerekenleri de siliyor. Dolayısıyla siz belkide annenizi kaybettiğiniz o günü hatırlamak istememe güdüsü ile silerken o an’a ait klasörü alt dosyalarla birlikte kol saatinizi ve gömleğinizi nereye koyduğunuzu da silerek, unutabiliyorsunuz. Ve böylece kayıp doğuyor.

Peki ya soyut kayıplarımız. Sabrını kaybetmek, sevgini, özgüvenini, iyi niyetini, hoşgörünü, saygını, saygınlığını, onurunu…v.s Ya da sevdiğin bir insanı kaybetmek… Hayatın bir dönüm noktası… Bir insanı kaybetmek değil ama diğer tüm soyut kavramların kaybı insanların karakterlerinin olumsuz yönde değişimi ile doğru orantılı… Karakter ise bir insanın yaşamı esnasındaki etkenlerin şekil verdiği heykeltıraş sanatı. Çok çocuklu bir evde yaşayan çocuk bireylerin ebeveynlerini paylaşamaması ve bu bağlamda da hayatı boyunca kıskanç olması gibi. Baskıcı bir toplumda özgüvensiz bireylerin yetişmesi gibi. Dayakçı babanın, küfürcü ananın evlatlarının nesli çürütmesi gibi… gibi… gibi… Sevdiğini kaybetmek ise… Sebepsiz tek kayıp olsa gerek! Bazıları kader diyor ama?

Bir de hani yazının başında şöyle parmaklarımızın rüzgarı ile dokundurduğumuz sevdiğin kızı kaybetmek mevzusu. Buradaki kaybetmek gönül anlamında tabiî ki. Ya da bir başarabilme ihtimalini kaybetmek. Örneğin üniversite sınavını kazanamamak yani kaybetmek. Gerçekleştirdiğiniz bir iş görüşmesinin olumsuz geçmesi. İşi kaybetmeniz. Bunlara da şans diyor bazıları? Bazılar da onlara inat bir insanın şansını kendinin yaratacağını! Aksi zaten yukarıda kadercilik dediğimizle birleşiyor.

Şimdi… Bir düşünelim… Öncelikle acaba bu yazıyı okurken zaman kaybettik mi? :)

Bunun üzerine fazla kafa yormadan; diğer kayıplarınızı hatırlayın… Acı olanları değil gazetemizi ıslatmayalım:) Mesela “hakikaten yaa benim mor küpem nerede kayboldu acaba?” sorusunu sorun. Ya da özgüvenimi hangi çekmecede unuttum? Sabrım hangi yastık altında gizli? Saygınlığım ne zaman raflara yükseldi? Gibi.

Unutmayalım asla… Kaybolan sadece yıllar değil. Biz hep yaşlanmaktan ve sanki bize sorulmadan hiç yaşamamışız gibi arkamızda bıraktığımız yıllardan yakınırız ya... Gereksiz telaş esasında. Önemli olan kaç yılı arkanızda bıraktığınız değil. Ve kayıp arkada bırakılan yıllar değil. Önemli olan bence şu an kaybetmeyi göze aldıklarınız, kaybettikleriniz…. Yarın yıllardan önce yıllar içinde en önemli pişmanlık sebepleriniz olacak kayıplara yer vermeyin derim ben…

Öznur bu hafta da size kayıpsız güzel yıllar diler. Nicel olarak çok olmasa da nitelikli yıllar!

Kitapkolik.net'in KİTAP ödülü Yarışmasına DAVET!


Merhaba Arkadaşlar!
Öncelikle başlıktan da anlayacağınız üzere bir blog sitesinin düzenlediği kitap ödülü yarışması duyurusu amaçlı yazılmış bu yazıma merhaba diyebilirsiniz diyor ve :)

Merhabalaşma kısmını bitirdikden sonra "TEBRİK" kısmına geçersek öncelikle site sahiplerini böyle bir yarışma düzenledikleri için tebrik ediyorum ve bu yarışmadan bir vesile ile beni de haberdar ettikleri için teşekkür ediyorum.

Şimdi gelelim duyuru statiğine; şöyle ki: Kitapkolik sitesini ziyaret ettiğinizde gördüğünüz üzere yapacağınız dakikalık küçük bir işlemle çekilişe katılmaya hak kazanıyorsunuz....

Bol şanslar! İyi kitap okumalar!

Kitaplar iyiki varlar...Kitaplar en iyi dostlar...

Hayatımız Sınav! Hadi canım: )__köşe yazım


Hayatınız boyunca sık kullanılanlar belleğinizde kayıtlı kelimeler gibi sık duyulanlarda kayıtlı bir cümle ile yazıyorum bu hafta size: “hayat bir sınav” ….

“Hadi canım” da sizden geri dönüşü tabiî ki bu konu başlığının…

Doğduğunuz an başlar “hayat bir sınavdır” seremonileri sizin diliniz dönemese de. Anneniz ve babanız da sınav öğretmenleriniz oluverir bu ilk sınav günlerinde. Anne; sınıf başkanı iken baba salon başkanı misyonunu yüklenir haneniz yani sizin hayatın ilk başlangıç noktası olan yuvanızda!





Evet öğretmen anne sorar: “Aman da aman benim yavrumun karnı mı acıkmış?” Yavru yani öğrenci cevap:

a) Acıktı tabi ne sandın sen yiyince doymuyor artık bu mide: ) Hu kadın sütttt.

b) Yuh artık dünyayı yedirdin… Üzgünüm ama çok yiyince çabuk büyümüyorum.

c) Babama sor o bilir.

d) Diğer. Ne biliyim gazım vardır. Bezim dolmuştur. Oynamak istiyorumdur …v.s.

e) Her şeyi de ben söylemiyim annelik güdüsü diye bir şey var bil bakalım ne? Soru sırası bende :)

Tamam güldük. Aldığınız her nefeste ciğerlerinizle sözleşiyorsunuz. Bak seni geri vereceğim birazdan burnumdan girdin ağzımdan çık. Bunu kelimeye dökünce ne kadar absürt oluyorsa esasında. Hayatın sınav olduğu gerçeği de öyle!

Ve çok emin olduğumuz bir şey var ki keza siz bir tercih yapmamayı TERCİH ederseniz… O bir tercih değil hata olur. O zaman siz ne istediğini bilmeyen birey olma adaylığından boş insan kadrosuna atanırsınız: ) Ve sistemin sizi sürüklediği yere “merhaba” diyin! Farz-ı mahal duyduğumuz kendini kurtarma cümleleri buna kanıttır: “ yaa aslında ben SAYISAL seçecektim ama İrem kankam ‘sözel seç kızım o çok kolay ‘dedi” gibi sebepler bulabiliriz. Ya da “seni ben değil kadın anam beğendi, biz de görücü usulü evlendik” gibi.

Hayat bir sınav ya hani… Önce bir okula kaydolursunuz. Her dersteki başarınız sınavlarla ölçülür ve bunların sizi hayata hazırladığı savunulur. Sonra aile içindeki sınavlar… Babanız sizi sınar… “ Oğlum yakacan mı bir cigara” oğlan cevap verir: “yok baba estağfurullah(senin yanında)” baba güler ve şöyle der: “ he he hele yaksaydın kafanı kırardım, seni DENEDİM/SINADIM”

Peki bir anne nasıl sınar kızını. Misal verelim; “Kızım Hasan amcanların oğlu da pek bir yakışıklı olmuş düğünde seni süzüyordu fark ettin mi?” Kızımızın olası cevapları: “ aman herkes beni süzdü anne zaten düğünün en güzel kızı bendim :)” , “ ayy anne onu mu fark edeceğim?” (içten de benim aklım Berkecan da o çok yakışıklı:) ), “yok anne hiç fark etmedim.” Veee nihai muhtelif cevaplar akabinde annemizin cevabı: “hele bir fark et hele bir bak senin saçını yonarım. Ben seni DENEDİM/SINADIM bakiyim senin gönlün var mı diye ?” ha ha… Evet arkadaşlar. Hayat bir sınav. Kanmayın! Sınıfta kalırsınız alimallah!

Gel gelelim yerleştirme işlemlerini yeni arkamızda bıraktığımız üniversite sınavına. İşte o sınav ile bir çok insan hayat’ı eşleştirir. Bir insanın en dinamik çağında hayat sınavı mücadelesi nasıl bir tezattır halbuki? Delikanlı ya da genç kız gezmek, kitap okumak (ama roman ders kitabı değil), müzik dinlemek, alışveriş yapmak, arkadaşlarıyla sohbet etmek, eğlenmek ister. Ama hayat bir sınavdır ve o sınav sıcak sıcak kazanılmalı… Sonrası yok! Ya kazanacaksın ya da…

17 yaşındaki bilmem kim okulu bitirdiğinde aşağıdakilerden hangisini yapar:

a) Adam akıllı çalıştığı sınavı kazanır ve üniversiteye gider

b) Sınavı kazanamaz ve bir sene daha dershane ile ailesini borca, kendini strese sokar.

c) Üstteki b şıkkını yaşamamak için ne çıkarsa bahtına puanının tuttuğu, sistemin yerleştirdiği bölümü okur.

d) Sistem yanlış ben çok zekiyim… der. : ) –büyük çoğunluk bu grupta biliyorum-

e) Ben teori değil alaylı olmalıyım arkadaş der ve piyasaya girer.

Pekala; Üniversiteyi kazanan kesim için her şey bitmiş midir yani şimdi? Hayat sınavı lys, ve ygs sınavlarından ibarettir ve onu kazanmak hayatı kazanmakla eştir(!) diyebiliyor muyuz? Hayır!

Üniversiteyi kazandıktan sonra; Üniversiteyi bitirme sınavı. Üniversiteyi bitirdikten sonra iş bulma sınavı. İş bulduktan sonra işte tutunma sınavı. İşinizde tutunduktan sonra bir eş bulma ve düzenli hayat kurma sınavı. Düzenli hayat kurduktan sonra anne ya da baba olma sınavı. Sonra sağlıklı kalabilme sınavı…. Derken sırtınızdaki kambur ve ayaklarınızdaki tutukluktan da anlayacağınız üzere; hayat denen şey tükenmiştir çoktan. O yüzden hayat hiç de öyle sanıldığı gibi 2 saat süreli ve 3 yanlışın 1 doğruyu getirdiği kontenjanlarla sınırlı bir sınav değildir. Nefes aldığınız her an bile size o nefesi bahşeden yaratanın sizi ödünç verilen can ile sizi sınamadığı ne malumdur? Bilinmez.

Hayat bir sınav! Deyip geçmeyin; çünkü hayat o kadar muhteşem bir süreç ki öyle tek sınavla sizi mezun edeceğe benzemiyor! : )

İyi haftalar… Sınavda başarılar… Esen kalın….

Ve sonuç: Sizce yazar bu yazı ile ne anlatmak istemiş:

a) Kendince bir serzenişte bulunmuş

b) Herkesin bildiği bir şey bu yeni mi fark etmiş?

c) Tebrikler sayın yazar KARDEŞ. Kardeşimdir kendisi : )___ evet öyleyiz; )___

d) Hadi canım…

e) Çok güldüm: ) Haftaya da güldür…

Bu kin kime kine?- köşe yazım


İlimizin ve ülkemizin gazete manşetlerini süslüyor her gün… Kin sonrası cinnet; cinnet sonrası cinayet haberleri… İnsanlar kızıyorlar… Kızgınlıkları uğruna yenildikleri inançlarının sonu oluyor bence olası pişmanlıklar… Kötü huylar bir fotoğraf makinesinin kötü özelliği gibi… Süreci uzatıyor ve yanlışlara sebebiyet veriyor. İnsan üzülüyor. İnsan sevgisi hangi politikanın malzemesi oluyor şimdi? Hangi şarkının sözü… Hangi bestenin güftesi… Hangi şiirin dizesi… Hangi markanın reklam yüzdesi… v.s. İçimizde büyüyen bir insan var ve biz belki de zaman zaman büyümesi için emek sarf ediyoruz bilinçsiz… O büyüyen insan avuçlarımızın içinde değil de içimizde işte sadece… İçindeki insanı büyütmek gibi sevgiyi paylaşmayı becerebilmek! İçindeki insanın kıskanç tırnaklarını kırmak bazen, fesat saçlarını kesmek, yalancı faullerini kırpmak… Fazlalık saymak… Lüzumsuza yormak… İçinde büyüyen kocaman bir sevgi ağacı yapabilirsin halbuki! Kocaman tebessümleri cömertçe paylaşmayla başlar bu! Annemin sözü “en büyük sadaka tebessümdür” gibi… Sen servetlerin peşinde koşarken ya da servetlerin hayallerinde yüzerken delice; en büyük servetin kendinde olduğunun farkına varamaman ne büyük endişe! Benim bir tezim vardır “ kötü insan yoktur, insanı kötü yapan olaylar vardır” diye… Düşünsene bir… Hangi çocuk kötüdür? Hepsi birer melektir bu yeryüzüne inen anneleri olan melekten bir kopya… bir parça… Hiçbirinin derdi değildir sümüklü burunları, yemekli ağızları, yırtık kazakları… Para kavramı yok onların şu an belleğinde! İyi ise göreceli falan değil öyle… Anneler tembihledi bir tek yabancı amcalar kötü! Hayat toz pembe… Akrepten kolları yok onların insanları sokan… Taştan kalpleri yok onların… İşte bu yüzden bazen bugün günümüzde; İnsan değil insan-lık kanser olmuş… İyi huylarımız kolumuz, bacağımız, böbreğimiz, ciğerimiz gibi kansere yenik düşen, kopup giden parçalarımız olmuş; diyebiliyoruz üzülerek. Ama insanları değiştirmek de zor olsa gerek… Onlara nasıl dersin sana kıskanç yeşil gözleriyle bakarken… Bak koptu işte yüreğindeki merhamet diye… Bu bir kanserse kötü huylara teslimiyet… Nasıl söyleriz yüzüne… Ya da söylediğimiz zaman nasıl bir insan oluruz insanlığa dil uzatan! Sanatçı var olan odunu hayat katabilme yetisine haizse o zaman kendini yaratmak da bi sanattır diyebilir miyiz(pinokyo)? Kötü huylar sonradan edinilen hayatın sana kamçıladığı bir yara ise şayet… Kalkanların olsa ya iyi huyların ve gizlemesen onları… Ötelemesen… Bu hayatta istediklerini elde etmenin yolu başkalarının isteklerini yok etmek olmamalı hiçbir zaman! Dualarınla ve hayırlısıyla istemeyi bilmeli ve nihayet istemelisin! Senin için iyi olanın kurduğun plandaki gibi kin’ine seni yenen düşüncen gibi bir eylem olduğunu düşünemezsin. Belki de senin için hayırlı olan aksi...bilemezsin! Peki tüm bunlar seni kaderci yaşatmaya mı itiyor? Elbette hayır. Hakkında hayırlısını dilemek yaşlı bir amcanın senin için dileği olamaz sadece. Sen her sabah güneşin gözünü aydınlatarak seni yeni güne uyandırmasıyla söylemelisin… “Allah’ım bugünde hakkımda hayırlısı ne ise onu nasip et” diye… Bu kin kime kine? Diye bir sorum var cevaplayabilir misin? İçinde büyüttüğün insan kindar olmasın! Kin güzel bir şey değil o kesin! Hepimiz bu dünyada üstlendiğimiz misyonları yerine getirmek için varız! İnsan psikolojisi bu misyonu yerine getirdiği süreçte bazı noktalara takılır. İçinde tarif olunamaz bir kin beslemeye başlar… O kini yaşatmayın!

İskelede Baş... Başiskele'de Taş...-köşe yazım

Başiskele ilçe gazetesine yazdığım köşe yazım!__İlle bize yaz diyen Başiskele Gazetesi imtiyaz sahibi Murat ULAŞAN arkadaşıma sevgilerle!


Biri konuşur 29 harfi raks ettirerek:

Dün gece bir yağmur yağmış coğrafyama… Deniz kokusu estirmiş de kendini göstermiş edalı bir kız gibi nihayet bu gecede rotama… Ormanların gizemi; koyu yeşil ve açık yeşilin savaşı gibi şimdilik… Örtü bitkiye örtülen ıslak bir zemin timsali…

Bu sabah bir güneş doğdu kimyama... Tahtadan kemiklerim ısındı usulca… Kurudu akşamdan kalan yağmur damlalarım… Burnumda mis gibi ıhlamur ağacının kokusu… Dünden yağan yağmurun yanmış toprağa verdiği koku! Annemin poğaçasının kokusu… Babamın dumanının…

Zaman biraz önce saydığım süreç; sabahında güneşi doğuran, akşamında aynı hızla batıran…

Bu öğlen insan oturdu biyolojime… Tahtadan kemiklerim şahittir çok ayakkabı numarasına… Hırçın bazen yolcularım, küfür ediyorlar sağa sola… Bazen de ılık bir bahar mevsimi gibi yumuşacık, oturmuş bir kıyıma sallayıveriyorlar bacaklarını…

Benim coğrafyam şiir… Kimyam beyit… Benim statik matematiklerle işim olmadı hiç! Ama statikten sayılırsa bu nâcizhane bedenim; çok şahitliği vardır onun insanoğlu nazlarına…. Yolcuları ve yolları… Sonları ve elbette başları…

Bu ikindi söz düştü psikolojime… Ufuklar yakın şimdilik bana… Birilerine göre ufuk burnunun ucu iken birilerine göre dünyanın öbür ucu… Hiç bahsi geçmeyen öbürlerine göre ise bir zamanlar tanınmış ya da tanınmaya aday bir erkek adı…

Baş ağrılarım var benim… İklimim sert tıpkı insanlarım gibi… Hevesli insanlarım var! Topraklarımda ekmek kazanan ya da kazandığı ekmeği topraklarımda harcayan… Günahım ürettiğim insan çöplüğü şimdilik ve en büyük sevabım sen duymasan da sana verdiğim oksijenim ormanlarım…

Gökyüzü de hırçın tıpkı denizim gibi mevsimim gibi… İNSANIM gibi…

Bu akşam acı yaladı Fiziğimi… Tahtadan kemiklerim sızlıyor şimdi… Henüz topraklara gömülü değilim daha yeni doğdum! Kemiklerimin üzerinde yürüyenler bahsettiğim coğrafyanın kullanıcıları… Kılavuzu oksijeni bu doğanın yarattığı…

Cümleler kısrak…. Kerpetene vurulmuş sıkışık kavramlar fink atmakta yazılarımda…

Bütün ilkokul müfredatı dersleri tanımlamakta zorlanan ve anlatmaya çalışan ben… Hangi okulun, hangi sınıfında öğrenciyim… Merak edene…

Ben bu ilçede bir iskeleyim… edebi tasvirlerle söze saygı duruşunda bulunan.. . Sen ise beni okuyarak çoktan baş tacı edilmiş olansın… iskelenin Baş’ı BAŞİSKELE’ye ayak basansın! BAŞİSKELE gazetesine el atansın!

…….

İskelenin tarifi:

Bir iskeleyim; kütüğü Başiskele kayıtlarında demirbaş olan,

Bir iskeleyim; üstünde 62000 küsür nüfus oturan,

Bir iskeleyim; yeşili ile mavisini kendine manzara tutan,

Bir iskeleyim; Yeniköy maydanozu kokan,

Bir iskeleyim; Karşıyaka kabadayısına kafa tutan,

Bir iskeleyim; Yuvacık barajında balık tutan,

Bir iskeleyim; Bahçecik de konut yığan,

Bir iskeleyim; Kullar da ekmek kazanan,

Bir iskeleyim; Başiskele’de yaşayan…

Baş iskeleyim belkide….

Belkide iskelede baş…

Başiskele de Öznur altınTAŞ’ım işte!

About this blog

Düçar =yakalanmış
Biteviye =monoton
Deruni =içten
İzafe =göreceli
Tazammun=kapsama
Tasallut =musallat olma
Mütecanis =homojen
Epigram =nükteli şiir
Vuzuh =açıklama
Muğlak =sonucu belli olmayan
Devinim =hareket
Erat =erler
Hedonist =hazcı
Dehliz =koridor
İştiyak =özleme
Muhayyile=hayal gücü
Süveyda =kalpteki gizli günah
Mutedil =ılımlı
Meczup =deli
Tekellüf =mükemmel
Muteber =saygın
Müstear =takma
Zelil,nebi =ar
  • Can umut kapısına sıkışmış gönül tortusu; sana kalan tozu toplamak bazen................. bazende toz olmak kapı yüzüne vurulmadan....

KELİME YIĞICISI'NDAN DÖKÜLEN KELİME YIĞINLARI İŞTE........DEVAM........

  • .....tükenmeyen eylemlerin kuklası konumunda sürüncemede bir hayat benimkisi..........
Hayatta küçük köşeciklerim var...sevenlerimin yüreğinde yaşama sebebim olan...ve birkaç köşem var kalemime ışık tutan beni köşe yazaN'ı yapan....

benim tabu kanunlarım var, dogmatik inançlarım, kısır arzularım, gömülesi yalnızlığım.... Bütün kelimeleri gelişigüzel harcayıp dolu dizgin saçmala hissiyatıyla çevrili sözlerim...kansızım...zansızım...yansızım...ama hâla cansızlar arasına alınmadı adım

Kelime Yığıcısı'nın Listesi

Kelime yığıcısı'nın duası: Allahım değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etme gücü, değiştirebileceğim şeyleri değiştirme cesareti ve bu ikisi arasıdaki farkı ayırt edebilme sağduyusu ver.=Amin=
Bu gadget'ta bir hata oluştu