y A p R a k

Kahverengi, kırışmış, daha yeni düşmüş dalından ama yorgun işte… Nazlı bir süzülüşü var nereye gittiğini bilmeyen Munzur bir yüzü birde… Hayat ne istiyor benden ya da rüzgar… Duracak bir durak alacak bir nefes borçlarım birikmiş durumda. İncecik fazlasıyla hassas bir yaprağım ben! Dalından yeni düşmüş dedim ya… Bağrım koksa da köküne yer bellemiş yeryüzünde ağacımın esansı: dal ile vedalaşmama komşu ağacın düşemeyen yapraklarının şahitliği var!

Haaa kondum işte yanımda da benim gibi olmayan çok güzel bir yaprak var diyecektim ki o da ne? Ona eş vermiş bana bu konuda cimrilik yapan rüzgâr… Bir şarkı vardı: Biri rüzgârdan istiyordu esmeyi anlatmasını, esip geçmeyi… Ben esiyorum işte o senin heybetine hayran olduğun rüzgârın, doğasına kurban olduğum melodisi eşliğinde. Dansım uzun… Durağım uzak… Komşum hiç olmamış sanki. İkinci buluşmamız toprağa gömülü çoktan…




Islandım yıkadılar beni… Belleğimi de yıkasalar ya… Yıprandım yüzeyime vuran yağmur damlacıkları çoktan yırttı bir köşemi… Daha çirkinim şimdi. Bir komşuya hasretim… Ve belli vuslatım olmayacak hiç benim! Belleğimi yıkamayan yağmur bir kıyı parçamı çoktan aldı götürdü benden. Rüzgârın bana olan borç durakları hanesine birde yağmurun benden aldığı eksik parçam işlendi. Hayatın bana sunmuş olduğu yevmiye kaydım çoktan mizanını tutturamadan yeminsiz müşavir doğama inat isyan bayrağını çekti; gök gürültüsüyle… Titredi vücudum yaprak gibi… Korktum… Yaprağım çünkü…
Hoppp uçuyorum artık gözlerim kapalı… Hayat ya da rüzgar beni nereye sürüklerse… Munzur yüzüm artık manasız tebessümümle süslü. Ne çarptığım duvarlar beni şaşırtıyor artık ve betimlememe izin veriyor sabrım, ne de ıslatan ve parçamın hırsızı yağmurlar ne de alın yazısı denen damar aşısı rüzgarım… Vazgeçmişim sanki çoktan. Kıskanmıyorum artık komşusu olan bir eşimi. Eş sadece bana benzeyene söylenmeli.

Ben bir yaprağım… Yukarıda tasvir ettiğim gibi… Senin gibi… Onun gibi… Bana kopsamda dalımdan şimdilik fotosentez için güneş gerekli… Hayvan yiyeceği bi yaprak olmamak için… G ü n e ş …

Kayaya Kafa Tutan Adam!

O bir kahraman…
Kahraman olmak için ille bir ülkeyi kurtarmak, Amerikan filmlerinde olduğu gibi son anda dünyayı herhangi bir virüsten, yaratıktan, afetten, terörden…v.s. kurtarmak mı gerekiyor?
Bence hayır!
Bir kızı ADAM gibi sevmek bütün engelleri aşmakla başlıyor ve herkesi karşına alıp kafa tutmakla sürüyor ise tıpkı bu kayaya kafa tutmak gibi………ve nihayetinde düşse de o koca kaya hayallerle birlikte mavi bir denize….seviyorsan bir kızı hâla ADAM gibi KAHRAMANsın işte! Yirbirinci yüzyılımda eşine zor rastlanan ADAMSIN işte….







Öylesine gülen bir yüzün daimi verdiği mutluluktu sanki,
Mutluluk işte; kara kaşlı, kara gözlü resmetmişti seni,
Esmerliği bir tek tenine verdi de, kalbini pamuk gibi bembeyaz belletti,
Rastlantı mıydı bu tezatlık yoksa güzel Yaratanımın lütfettiği miydi?,


Belli değil elbette bu sorunun cevabi niteliği.
İyilik senin bana verdiğin bir şeydi,
Rüyalar vaad etmiştin sanki,
İstediğim her şey sende var gibiydi,
Nasıl anlatayım her sabah aynaya baktığında ne gördüğün belli.
Cesurca söylemeye çekindiğim de tabii
İşte şimdi söylüyorum: Ben mutlu eden şeyi; bu şiirin baş harflerini!
Çok sevgili kuzenim Ömer BİRİNCİ’ye ablasundan ithaf edilmiştir!

BİRİ ANLAR…..DÜNYA BİLİR!

İşbu resim altındaki şiir...sadece beni anladığı için sebepsiz sevdiğim ve gittiğine çok üzüldüğüm büyüğüme yazılmıştır.............

Bir garip güler; bin galip haz duyar bundan.
Bir insan gider; birileri sevinir kesin!
Ve evet birileri üzülür kesin!
Samimiyeti gizlidir her birinin.
Oranı farklıdır elbet ve muallâktır hangisinin…?

Bir gurur sürer; bin adamcık örnek sanır bunu.
Bir insan gider; birileri hayıflanır kesin!
Ve evet birileri vah’lanır kesin!
Devamı sabit samimiyet ve realitesi gizli!

Bir kız sorar; bin adam cevap sanır soruyu.
Bir insan gider; birileri soru olarak alır,
Belki kendine, belki çevresine.
Ve evet birileri cevap alır… Kesin kendine!

Bir varlık yok olur ya! Yokluğunda fark edilir,
Varlığının hacmi!
Birileri kahramanını kaybeder,
Adam’ım gitti der; düşünür…
Adam kim? Ben kim?

Biri konuşuyor? O biri sen mi ben mi? Kim bilir? Hangisi? Hangimiz?
Biri anlar…Dünya bilir….Anlayan birdir…Anlatmaya çalışan binde bir……?

SAĞ olmaktan gelir SAĞLIK!

19.02.2010 tarihli köşe yazım!


Sıhhatin oldu mu yapmak istersin her bir şeyi
Aklın erdi mi de bilirsin yapmaman için tembih edilenin,
Gerçekte ne de mantıklı geldiğini,
Lüzum görmesende vaktinde sen doğruya telkini,
Issızlığa terk etti mi seni bir virüs serserisi,
Kabulündür bu beşliğin baş harflerinden yoksun kaldığın zat-ı alini….

: ) (:


_________________
Çocukken düşerdik dizlerimiz kanardı; şimdi ise keşke kanayan hep dizlerimiz olsa diyoruz! (bu bir duvar yazısında da mı vardı ne?) Bugünlerde çevreniz hastalığı ile savaşanlar ile kuşatılmış… Gün geçmiyor ki şaşırmaktan kendimi alamıyorum. Birileri hastalığın pençesinde yaşam mücadelesinde. Kanseri yenemiyorlar, bilumum grip çeşitlerinden muhakkak birine yeniliyorlar, kronik hastalıklara yakalanıyorlar; tansiyon hastası, şeker hastası, kalp hastası, astım hastası….v.s oluyorlar…Adlarını yeni duydukları ama hakkında çok şey öğrendikleri bir hastalığı artık yaşam biçimi belliyorlar… Ve sıfatları oluyor artık kullandıkları ilaçların sebebi kronik hastalıkları…”Onun tansiyonu var şekeri var Allah korusun ama kolesterolü de var, böbreklerinde taşı var, gastrit/ülser/reflüsü var, astımı da var…” Ve maalesef bu gidişle belkide sayılacak kadar az ömrü var(!)
Hastalık arttıkça; senaryolarda türüyor. En bilindik Türk cümlesi: “Eskiler nasıl uzuuunn yaşarlardı? Çok basit: Çok çalışarak ve çok sağlıklı beslenerek tabiî ki. Şimdi ise teknoloji hem bizi bedenen tembelleştiriyor hemde psikolojikman yalnızlaştırarak çaresizleştiriyor. Ve gayrisafimilllihasılanın (kişi başına düşen milli gelirin) düşüklüğü de sağlıksız bir çok ürünün pazarda çok fazla yer almasına sebep oluyor. Hatırlayın; eskimiş kaşarların, sakatatlı sucukların, bozuk süt ve yoğurtların, köpek eti karışmış etleri pazarlayan kasapların variyetini... Alım gücü düşük vatandaş için bu işlerin ticareti de bir “iş”ten sayılıyor!
İnsanların kendi sütünü, peynirini, yoğurdunu hatta etini, muhtelif sebzesini, meyvesini kendinin yetiştirdiği dönemler geride kaldı.Bu günlerde manavlık ürünlerin de hormonsuz’unu bulabilene aşk olsun! Bütün bunlar esasında çok kapsamlı araştırmalar sonucunda da rakamlarla ve bilumum sağlık ya da hastalık terimleri ile ifade edilebilecek olabilir. Fakat her hastalığın sebebi yine sokak vatandaşımızın genel kanaatidir ki”STRES” bununla ilgili de çeşitli stres atma yöntemleri doğmuştur: Mesela bilgisayar oynayarak ya da internette sörf yaparak ya da hiç tanımadığınız insanlarla sözüm ona sosyalleşmek, stres atmak amacıyla sohbet etmek teklifi üzerine ticaret hileleri. Ya da efendim yoga’dır, Feng shui’dir, Plates’dir gibi kendi ata ananelerinden tamamen sıyrılarak-ki biz ninelerimizin atalarımızın sağılığının ne kadar bizlerden iyi olduğu üzerine hemfikirdik- başka kültürlerin felsefelerinde stres atmaya tonlarca para yatırarak … Hımm aynı zamanda bunları teknolojinin bedenen tembelleştirme sonuçlarından biri olan kilo almanın ticaret hilesi olarak da sunabiliriz. Aynı zamanda son günlerde sıkça duyduğumuz kısaltma GDO(Geni Değiştirilmiş Organizma)’lu ürünlerin popülaritesi de hem insanoğlu üzerinde stres yaratıyor hem de sağlıksız beslenmeye ve sağlıksız yaşam’a kucak açıyor...: (
Genel kanaatim şudur ki; insanlar ilerleyen teknoloji sayesinde hem fizyolojik olarak tembelleşiyor hem de psikolojik olarak nasosyal bireyler halini alıyor…. Örnekle anlatırsak; artık hepimizin bildiği üzere alışverişler internetten bile yapılabiliyor, bu tüketiciye sunulan bir tercih tabiî ki ama bu tercihi sıcak kılan ise çalışan bayanların da artması ile alışverişe zaman kalmaması ve bunun çok pratik olması… Fizyolojik olarak insanları tembelleştiriyor bu tutum. Psikolojik olarak da daha yalnızlaştırıyor. Marketteki güzel kasiyerleri ve “bu size çok yakıştı, bu sene bu moda ya da bu fiyata başka yerde bulamazsınız” diyen bilmiş tezgahtarları görmek hayâl… E-alışveriş mantığında kasiyer hesap numaranız, tezgahtar Mouse ve Google arama motoru sonuçları arasındaki karar olsa gerek:)
Sonuç olarak şimdi sizlere birkaç tavsiyede bulunmam gerekiyor sanırım… Aslında hepimizin bildiği şeylerden bahsettik…ve biz çok zeki bir toplumuz vermemiz gereken kiloyu bilipte verememek, bırakmamız gereken sigarayı (lanet olsun)bırakamamak gibi bildiklerimizi tüm iştahımızla kafa sallıyoruz ve uygulamada huppp hemen dönüveriyoruz… En makbul karar: “ Karar verdiğin anın nöbetinde cayılandır” mantığı: )
Dengeli beslenmeyin o zaman… Bütün bunları okuyup “ben bunları biliyordum zaten” diyip vah’lanmayın da strese v.s girersiniz alimallah! Sadece FARKINDA olun her şeyin… Hiçbirimiz mazoşist değiliz ki; bir gün acı çekeceğimizi bile bile kendimize işkence edelim…Tek yapmamız gereken FARKINDA olmak galiba…Tıpkı yazımızın başındaki SAGLIK akrostişinin tembihlediği gibi…
Annem hasta…Öyle çok önemli bir şey yok ama…(O zaten şekeri, tansiyonu sıfat olarak kullananlarda ve bazı kronik hastalıkları yaşam biçimi edinenlerden…)Tüm duam onunla…bu günlerde bronşit teşhisi koyulması biraz ürküttü bizi….
İşte buna sebeptir ki:
Öznur bu günlerde size Sağlıklı Günler diler…… VE unutmayın ki SAĞ olmaktan gelir SAĞLIK ve Her şeyin başı SAĞLIK…. Yazımı okuduğunuz için: Sağolun…

SPOR KOCAELİ'NİN KAİZENİ!

Yeni yazmaya başladığım Spor Kocaeli sitesinde tutturduğum köşemin ilk yazısı....Bu siteye yazmaya başlamama vesile olan yeni tanıdığım arkadaşım Ö.Yılmaz'a da Teşekkürler...;)



04.02.2010 tarihli köşe yazım! ya da yeni tutturduğumun köşenin ilk yazısı:)





Kaizen (Değişim ve Sürekli iyileştirme) felsefesi…

Aslında bir Japon Felsefesi olmasına rağmen bildiğiniz Türk kadını hareketidir bence. Bayat ekmekten tatlı yapılması, küçük çocuğun kıyafetlerinin bir sonraki küçüğe REVİZE edilip saklanması v.s. gibi mesela. İşi bittiği varsayılanı hayata geçirmek işte bir nevi! Bende evde işi biten yoğurt kaplarını ve peynir kutularını kumaşla kaplayıp, allayıp, pullayıp kendime şahane(!) kutular yapmıyor muyum? İşte bu da bir nevi kaizen felsefesi, değişim ve sürekli iyileştirme psikolojisi ;)

Şimdi neden kaizen. SPORKOCAELİ gazetesinin ilk sayısına yazacağım benim için önemli bu yazıda; sizlere son zamanlarda birçok kuruluşun olmazsa olmaz felsefesi olarak kabul etmek zorunda kaldığı ve benim de bu gereklilikten ötürü katıldığım bir seminerinde sertifikasına haiz olduğum bu felsefeden bahsetmek istedim. Çünkü Spor Kocaeli gazetesi de yeni bir revize ile değişimle tekrar kendini yineliyor! Ve ne mutlu bana ki bu yenilenme sonrasında ilk yayınına bana da köşe yazarı olarak yer veriyor! Spor Kocaeli gazetesinde bayan köşe yazarı ve konusu spor mu? Bilmiyorum… Göreceğiz.

Kim bilir belki de SPORKOCAELİ gazetesinin en önemli kaizen hareketi ya da kararı olmuştur beni yazar olarak tercih etmek.

Türkiye’de genel bir tablodan baktığınızda görmekten kaçınamayacağınız bir sonuçtur… Duymaya çok alışkın olduğunuz. Dillere pelesenk bir cümle: “Eğitim şart” Artık bu cümleyi ilkokuldaki sıra dayağında kötek sırasını bekleyen talebesinden, emekli kuyruğunda maaşını bekleyen dedesine kadar herkes ezberlemiştir ve muhakkak söyleyecek bir hayli cümleleri birikmiştir. Ve yine kamuoyunun genel kanaatidir ki şu anki tablo pek iç acıcı değildir. Bunun da tek sebebi ya da en ehemmiyet sahibi sebebi “eğitimsizlik” dir. Elbette ben konuya girmeyeceğim. Niyetim sadece konunun ne kadar önemli olduğunu ve her kimse tarafından ne denli bilindiğinin altını çizmek… Ve nihayetinde buradan asıl şart olması gerekenin bana göre bugünden itibaren “Spor” olduğunu dile getirmek :)

“Spor Şart” Çünkü sağlam kafa sağlam… Tamam devamını herkes biliyor elbet. Ya da devamını şöyle getirmeli sağlamlık sağlıktan gelir, sağlıkta spordan. Ama bizler sporun sadece futbol olduğunu düşünürsek bu da yanlış… Tabii ki bu da derin bir konu… Bu yazıdan sonra şansım var mı bilemiyorum ama ola ki olursa onu da yazarız:) Spor insan sağlığı için iyi olan ve gerekli olan bir uğraş tanımından artık sıyrılmış olmalı derim ben. Gittikçe sosyali tenin azaldığı bir toplumda tıpkı artık eğitim gibi insanoğlunun bundan sonraki varlığını SAĞLIKLI idam ettirebilmesi için bir zorunluluktur! Ne alakası var diyenler için; parantez içinden fırlamış bir açıklama: Şöyle ki; bugün biraz önce bahsettiğim Türkiye tablosuna bakıp karşılaştığımız aksilikler akabinde mevcut ve potansiyel olumsuzlukları “eğitimsizlik” e bağlıyoruz. Bu toplumun görmeye çalıştığımız gelecekte de ne denli ümitsiz vak’a penceresinden seyircisi olduğumuzu gösteriyorsa bize. Sporda böyle! Tembel toplumun zihni köreliyor en nihayetinde! İşte bu yüzden belki de Kaizen şart!

İnsanları değiştirmeyi ve daha iyiye getirmenin yolu belki de çoktan ellerinde var olan değerlerin kıymetini onlara hatırlatabilmek için Kaizen (değişim ve sürekli iyileştirme) felsefesini aşılayabilmek. Dün akşam izlediğim meclis kavgalarını da bu felsefe gerekliliğine bugün bağlayamazsam olmayacak. İzlerken haberi inanın kanım dondu sanki. Koskoca tabiri klişe olacak ama. Ne yazık ki koskoca adamlar konuşmak denen eylem ile anlaşamıyorlar da anlaşmak için birbirlerine giren kötü manzaralar albümüne memleketimden bir kare daha ekletiyorlar. Hem hem cinslerimin hem bu ülkede şart olanları iyi belleyebilmiş gençlerin o mecliste böyle manzaralara prim verebileceğini zannetmiyorum ben.

Dikkat: Kabul etmemiz gereken şeyler var… Farz-ı mahal değişmemiz gerekliliği…

Değiştirmemiz gereken şeyler var… Farz-ı mahal… Herkesin ki içinde gizli ;)

Neden "PÜF" Noktası?

05.02.2010 tarihli köşe yazım;)


Üzerimde bir sürü evrak, bir kulağım telefon avizesinde ve gözüm muhakkak kapıda… El sallayan ben bakıveriyorum sizlere bu çizdiğim manzara eşiğinden. Ve şimdi gözüm takvimi olan saatimde oooo bir hayli zaman olmuş… Türkçemde kullandığım terimleri anlatmadan… Bir nevi köşemizden bunları biliyor muydunuz? Diye paylaştığımız köşe içi köşeciğimizden… Neden pişmaniye’yi paylaştık… Sirkeyi satmayı balı damlat’mayı da…

Şimdi sıra Neden Püf Noktası?’nda;)

Önce kafa yoralım hep birlikte… İnsanlar neden işin püf noktasını bildiğinde uzmanlaşır? Nedir bu püf noktasının ehemmiyeti? Şaka şaka tabiî ki soru bu değil; asıl soru şu ki: Neden her işin en ehemmiyetli noktası, hususu, “PÜF” noktasıdır? Nedir bu püf’ün sihri?

Evet püf’ün sihri tabiî ki bir hikaye ile anlatılıyor şimdi.

“ Çömlek sanatını bilirsiniz… Hani şu “Sirkeyi satma, balı damlat!”zamanında olduğu üzere esnaflığın tatlı mı tatlı yaşandığı bir dönem hayâl edin… Artık kriz zamanı öyle sen istediğin zaman biz hayâl kuramıyoruz, hayâl dünyamızda da tasarruftayız diyorsanız. Devir ekonomi devri de diyip espri yapmaya devam ediyorsanız: ) O hikayeyi okuduğunuz zamandakini gündeme getirin…Yeni baştan kurmayın hayal mayal. Mayal da ne ise söylerken oluyor da yazarken komik oldu: ) tamam Konsantre topluyoruz ve hikayeye devam…

Çömlekçi baş kahramanımız … Fazla söze gerek yok artık; kurduğunuz eski bir zaman diliminde bir çömlekçi varmış ve bu çömlek ustasının birde çırağı varmış. Kaç yıl geçmiş aradan ama Usta hala çömlek ustası ve çırak hala çömlek çırağı imiş ki… Çırak artık ustasının yanından ayrılıp kendi tezgahını kurmak, dükkanını açmak istemiş. Ve bunun üzerine bütün biriktirdiği çıraklık parasını sermaye yapmış ve ustasına yakın bir yerde dükkânını açmış. Ama ustasına ayıp olur diye de ona dükkân açacağını söylemeden yanından ayrılmış... Bizim çırak dükkânı açmış sermayesini yapmış ama gel gelelim ki… Bir aksiliktir çömlek yapamıyormuş. Çömlekler fırından çıkar çıkmaz çatlıyorlarmış. Yeniden yapıyor tekrar fırına veriyor ve yine çatlıyorlarmış… Çırak bütün sermayesini tükettikten sonra böyle büyük bir zarar ile çaresizlik içinde ustasının yanına gitmiş. Ve demiş ki:

“-Usta hakkını helal et ne olur! Yıllardır yanında çalıştım ama kendi dükkânımda ne olduysa bir türlü çömlek yapamadım.” Demiş.

Ustası çırağını “gel bakalım benimle evladım” diyerek çömlek fırınlarının yanına getirmiş ve şöyle demiş:

“-Senelerdir benim yanımda çalışırsın ama evlat sen bilmezsin. Ben fırındaki çömleklerin her birinin içine fırına girdikten bir süre sonra eğilir ve tek tek üflerim. Püf püf diye… ve tekrar fırına veririm. Çünkü çömleğin içindeki hava tam pişmesi gereken süre için yeterli değildir. Benim Püf’leyerek verdiğim ikinci hava çömleğin piştikten sonra çatlamaması için gereklidir… Yani evlat sen işi öğrendin ama İŞİN PÜF NOKTASINI öğrenemedin” demiş….

İşte bu yüzdendir ki: Bizler her işin en önemli noktasına(olmazsa olmazına) PÜF NOKTASI dermişiz!

Şimdi de sizlere benden birkaç püf nokta:

“pilavınızın beyaz olmasını istiyorsanız içine bir iki damla limon damlatın: )”

“domates kabuklarını kolay soymak istiyorsanız biraz sıcak suda bekletin kendiliğinden soyuluverir:)”

….v.s.

Ve en PÜFF nokta benden kanaatimce nacizane sizlere: “bir insanı mutlu etmek istiyorsanız ve bu bağlamda mutlu olmak….SAMİMİ olun……..”herkese ve herbirşeye…ve kesinlikle en çok KENDİNİZE...

100. İzleyici Şerefine Akrostiş....


100.izleyicim şerefine! Akrostiş…
Yazmak hiç bitmedi de başka blogları da izlemeye başladığımda fark ettim izleyici sayım bi hayli günden güne artıyor…Ve izleyici sayımatiği 100’e yaklaşıyor. Dedim ki içimden 100.izleyicime bir akrostiş yapayım…
90’lardayken merakla bekledim 100. İzleyicim kim olacak diye! Önceden paylaşıyım mı diye de düşündüm ama ….neyse nihayetinde. Birde baktım 100 olmuş ve 100. İzleyicim de benim çokkkk önceden beri izlediğim şiir yazan bir blogdaşım, ağabeyim olmuş….. Blog adı da kara kalem…Amma velakinnnn ben onun gibi kalemi kararmış gözler Dolayısıyla bende kara kalemler’e bir akrostiş yazdım….Aşağıda sizin tarafınızdan okunmayı ve bir sonraki pop-up yorum penceresi ile de kayıtsız kalmamanızı bekliyor: )

Kalem her şey bir kalemin sihrinden olsa gerek,
Aldatması zor, çenesi düşük, şahane bir gereç,
Riyası ise onu sadece somut hayal ederek,
Algılamaları elbet. Oysa bir kalem, esas yazan için biçem demek,


Kör gözün görmediğini yazan kalemler var.
Aslına inkâr bunca cümleyi gerçek umarlar.
Lüzumsuz anlatım bozukluğu kurar,
Ehemmiyeti de bunda sayarlar.
Mağarifeti kimsenin anlamadığı,
Lâyıksız sonu üç nokta ile biten cümlelerde ararlar.
Elbette anlamaktan çok anlatmaya yarar.
Resminde çünkü kaleminden yapılmış anlamadığı ama anlatmaya çalıştığı onca yıkık kale var…



Burda kendimi anlattım galiba….Köşe yazan kalem, kelime yığan kalem olarak, annesinin kara kızı kara kalem’e sunan olarak...

About this blog

Düçar =yakalanmış
Biteviye =monoton
Deruni =içten
İzafe =göreceli
Tazammun=kapsama
Tasallut =musallat olma
Mütecanis =homojen
Epigram =nükteli şiir
Vuzuh =açıklama
Muğlak =sonucu belli olmayan
Devinim =hareket
Erat =erler
Hedonist =hazcı
Dehliz =koridor
İştiyak =özleme
Muhayyile=hayal gücü
Süveyda =kalpteki gizli günah
Mutedil =ılımlı
Meczup =deli
Tekellüf =mükemmel
Muteber =saygın
Müstear =takma
Zelil,nebi =ar
  • Can umut kapısına sıkışmış gönül tortusu; sana kalan tozu toplamak bazen................. bazende toz olmak kapı yüzüne vurulmadan....

KELİME YIĞICISI'NDAN DÖKÜLEN KELİME YIĞINLARI İŞTE........DEVAM........

  • .....tükenmeyen eylemlerin kuklası konumunda sürüncemede bir hayat benimkisi..........
Hayatta küçük köşeciklerim var...sevenlerimin yüreğinde yaşama sebebim olan...ve birkaç köşem var kalemime ışık tutan beni köşe yazaN'ı yapan....

benim tabu kanunlarım var, dogmatik inançlarım, kısır arzularım, gömülesi yalnızlığım.... Bütün kelimeleri gelişigüzel harcayıp dolu dizgin saçmala hissiyatıyla çevrili sözlerim...kansızım...zansızım...yansızım...ama hâla cansızlar arasına alınmadı adım

Kelime Yığıcısı'nın Listesi

Kelime yığıcısı'nın duası: Allahım değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etme gücü, değiştirebileceğim şeyleri değiştirme cesareti ve bu ikisi arasıdaki farkı ayırt edebilme sağduyusu ver.=Amin=
Bu gadget'ta bir hata oluştu