"Edebiyat için atan yürektir Kadir" (N.G.)-köşe yazım

Oysa hayat
ve yazgıydı şiir
Geniş hazırlığım gelen ölüme
Tek silahım var
:
Sözcükler sözcükler sözcükler!”

Diyor Kadir AYDEMİR… Yorum yapmak ne haddime. Katılıyorum bence de öyle.

Ama, Sevgili yazar Nurcan ablamız, Nurcan Göksel (rahmetle anıyorum) Kadir için “edebiyat için çarpan yürektir Kadir...” derdi. Bence de tek cümleyle bu kadar güzel anlatılabilir ancak. O yüzden bu yazının başlığı olmalı bu yorum.

Sevgili Kadir’i yaklaşık 3 yıldır tanıyorum. Ve tanıdığım için de kendimi çok mutlu sayıyorum. 1997’de “Başka” isimli bir edebiyat dergisi ile başlamış sanırım yayın hayatına. Aslında bu tarz tanıştırma fasıllarında yazmaya başladığı tarihten bahsedilir ama hiç bilmiyorum. Sanırım küçükken güneşli ve haylaz bir günde…. J

Sonra Yitik Ülke dergisi ortaya çıkmış ve arkasından 2006’da bugün artık bilinen bir çok yeni yazara da kitaplarının çıkmasına vesile olan Yitik Ülke Yayınları kurulmuş . Bu yayınevinden çıkmış kitapları karıştırırken, çok güzel kalemlere şahit oluyorsunuz. Kadir’in ilk kitabı “Aşksız Gölgeler” in gölgesinde aşık olasınız tutuyor adeta. Sonra Harun Demiray’ın “Karanlığın Kadife Örtüsü” ile de sürükleyici bir öykü serüveni sarıyor sizi. Onur Behramoğlu’nun Şiirlerin altını çize çize içinde kayboluşunuza şahit oluyorsunuz. Ve Göksel Bekmezci’nin anlatıları…(sadece üç nokta:) )

Lisedeyken edebiyat öğretmenim kelimelerle dans etmekten söz etmişti. Ne hoşuma gitmişti bu söz öbeği(: Dans göze hoş gelen müzik ritminin bir uyumuydu. Söz güzel kurulmayı becerebildiğinde öyle çok şeye hoş geliyor ki kendi içinde kurduğu ritimle. Nereye sürüklüyor sizi bilinmez.

İlkokuldayken de “kitaplar dostumuz”dur derlerdi. O zaman masal gelirdi bu… Şimdi inanıyorum gerçekten öyle.. Bütün düş kırıklıklarımda avuntum oldu onlar. İnadına yorduğum kan çanağı gözlerimin şahidi. Ben anasınıfındayken de … diye devam etmeyeceğim merak etmeyin:) Bugün öyle çocukluk anılarını deşmemin bir sebebi var. Tabiki Kadir’in kitapları. O da kitaplarında bir çok yazardan çocukluk anılarını toplayıp kitap yapmış. “80’lerde Çocuk Olmak”

Sonra “90’lar Kitabı” –aralık’da çıkacak- mesela.

“Bozcaada Öyküleri” ve “Olimpos Öyküleri”…… gibi aşk öyküleri(kaçamakları) mesela

ve daha nicesi…

Kadir’in Türkiye’de bir ilki gerçekleştirdiği projeleri aslında. Bu kitaplarda bir çok yazarın hikayesi var. Dolayısıyla her kalemin ayrı bir sihri olduğunu düşünürsek ve bu sihirleri birleştirirsek, çok leziz bir okuma zevki kalıyor okuyanlara.

Şimdi de yeni projesi Yitik Ülke’nin 12.yılında “Twitten Aşk” kitabı. Teknolojiye ayak uyduran merak dolu bir macera. Bilgi almak için internetten araştırabilirsiniz. http://www.yitikulke.com/

Bu arada kitap kapaklarına da dikkat çekmeden olmaz. Savaş ÇEKİÇ’in tasarımları elinize kitabı aldığınızda bir küçük tabloyu taşıyor hissini oluşturuyor.

Edebiyatı severim, en güzel sanat bir kelimeye dokunuşla başlar derseniz. Ve dokunmak yetmez matematik defterlerinin arka sayfalarındaki şiirleri çıkarabilecek bir de yürek ve de emek ister arkadaş diye diretirseniz; Yitik Ülke Yayınlarını ve Kadir AYDEMİR’in projelerini takip edin derim!

İyi Okumalar…

Bir kalem daha tükendi!


Ahmet Söylemez bir sabah kalp krizinde yenik düşmüş hayata...
onun için yazdığım yazıya yaptığı yorumda
şöyle demişti:

< Hayat; bir yerden sonra yeniden başlamalıydı. Bana uzatılan bir el gibi tutuyorum senelerdir kalemimi. Birlikte paylaştığımız o kadar çok şey varki. Gece vardiyasının dağılmak üzere olduğu erken sabahlara yakın saatlerinde, limancının kahvehanesinde işçi arkadaşlarımızla günün ilk ışıklarının, o üzeri mis gibi tarçın kokan sahleplerini içeriz. Ne çok sözü olur biliyormusun hayatın.

Bazen bir trenin yolcu vagonunun rahat deri koltukların da uzaklaşırız tüm yerlerden. Daha yakın olabilmek böyle bir şeydir hiç bilmediğin coğrafyalara, hiç tanıştırılmadığın o coğrafyanın kadın, erkek, çocuklarına.Bavullar dolusu kayıp sözler birikmiş dönüşlerimiz olur.

Yeni tanıştığım o kadın kalemim için şu ifadeyi kullanmıştı, "sizin kaleminiz dokunaçları bulunan bir aşk böceği gibi adeta, her kelimesinde biz varız hissi veriyor".>

insan inanmıyor böyle ölümlere olamaz diyor biri şaka olduğunu söylesin inanmak ölümse şayet soğuk geliyor... hiç elini tutmadığın bir sıcaklığın soğuğu gibi... Ağustos'da kar gibi... En'olur'u dua etmek... Cennet dilemek ona... Bir kalem daha tükendi ya... Tüm kalemler Tükenmez olsa ya...
onun için yazdığım 1 şubat 2010 tarihli yazım:)

ve onun kitabından ÖLÜMÜ ÖZLER GİBİ bölümünden bir paragraf:

Benim yolculuklarım zorunluluklarımdır.
Son günlerde bir emekli olasım var, sorma gitsin.
Çürümüş bir sistemin içinde onca pisliği görerek, burnumun dibinde algıladığım tiksinçlik yaratan kokusundan nefret ederek yaşamak ağır geliyor.
Ama ne çare, ekmek parası diyor, tüm bu saydığım sevdiklerim adına devam ediyorum hayata.
Şöyle böyle bir ucundan yaklaştım emeklilik dönemine ama yüreğimde başka bir özlem daha var ki, onu tüm bu saydıklarımdan daha fazla özlüyorum artık. ÖLÜMÜ

Sıla- Bıktım Artık...


Sıla- Bıktım Artık

(ne güzel yazmış söylemiş yaaaa....)

bir tıkla dinleyin lütfen...videosunu yükleyemedim (:

http://www.youtube.com/watch?v=h1LEhlLLdLw&feature=related

Mumları yakıp biriyle şöyle romantik bir yemek yiyemedim,
İki dubleyle lafımızı şereflere erdiremedim.
Giyinemedim ona, dudağımı boyamadım,
Aşkın tarifini, püf noktasını özene bezene veremedim.

Kaygılarımdan kurtularak aslını ima edemedim,
Havalandırıp havalandırıp konduramadım,
Hem kendi gibi hem benim gibi birini denk getiremedim,
Leb dedim de leblebiyi daha derinden işitemedim.

Bıktım artık aşk istiyorum.

Hürriyetimden sıyrılarak kafes içinde barınamadım,
Mutlak mutluluğun sırrından sırra kadem bastım.
Hem herkestim hem kimse değil; öyle şey olur mu?
Kim bu tuzakta uyur? Bencil bir oyun bu.

Bıktım artık aşk istiyorum.

Kovacaksınız Havva'nızı, paylaşmadan elmayı,
Bulun da gelin bari gerçek Adem'i.

İnsanlar Var.. köşe yazım


Kimileri yalnız, kimileri kalabalık… Ruhlarında eksik bir doz gibi yaraları.

İnsanlar var, kimileri uzun kimileri kısa, kimileri esmer kimileri sarışın ve kumral… Beyaz tenleri var yanık etleri. Hiç eşilmemiş bir yerlerde gizli benlikleri.

İnsanlar var, evinde, iş yerinde, çevrende, hafızanda, kalbinde. Sürekli koşturuyorlar, çalışıyorlar, oturuyorlar seni görünce insanlıktan gülüyorlar ya da gülmeyi unutacak kadar somurtup duruyorlar.

İnsanlar var, seviyorlar, kıskanıyorlar kötü duygulara bazen yenik düşüyorlar.

Kimileri hasta, kimileri yaşlı, kimileri genç, kimileri çocuk daha… Ruhları en güzel kimlik onlara.

İnsanlar var, yokmuş gibi yapma. Sen tek değilsin bu dünyada. Ama gerçek ama yalan ama’sı yok aslında… Var olan tek şey insanlar…

İnsan sevmek bir ismi sevmekten daha öte bir duygu bence. Daha yaşanılır bir hale getirir dünyayı. Düşünsenize! Her şey bir insanı sevmekle başlar. Ya da tüm insanları sevmek ile…

Çok mu zordur kötü gibi gösterileni anlamak. Yaşımız büyümedi mi hala? Ya aklımız kendi dengemiz yok mu bizim? İdrak yollarımıza kimler taş koyuyor böyle?

Toplum ayyaşı, hırsızı, arsızı, yobazı, cambazı, gamsızı, damsızı belki uzak tutmayı öğütlüyor bize. Biz sorgulamadan en kolay yolu seçerek kabulleniyoruz bu durumu ve dışlıyoruz onları. Çünkü sevmiyoruz insanları…

Bugün hadi hep birlikte insan’a mektup yazalım!

Mektuplaşmak iyidir çünkü…

“Sevgili İnsan;

Sana bu mektubu DEĞİŞEN KOCAELİ aracılığıyla yazıyorum. Yazımı okuyan tüm dostlarımla beraber aynı duyguları paylaştığımızı var sayıyorum.

Senin değişmeyen yüzlerin var biliyorum. Etrafında avını bekleyen karasinek gibi kötü huylar vızıldaşmakta. En ufak bir dalgınlık anını bekliyorlar, seni en merhametli tarafından ısırmak için. Temennim değişmeyen yüzlerinin tüm bu dıştan gelen çerezlere karşı kalkan görevini üstlenmesidir.

Sen seni okuması bileni seversin. Sen kendini bilirsin… O yüzden sözü uzatmıyorum. İnsan insafa hoş geldin, buyur biraz otur yorulduysan…”

Meyve Kabukları-köşe yazım


Dalga sesleriyle uyanmak bir sabah da, hafif bir tuzlu su kokusu burnunda ve etine yapışmış Altınkum taneleri…

Güneş en sevdiğin örtü bu yaz da! Teslim oluyorsun adeta biraz krem biraz nazla…

Annemin taşı taş üstünde görüp durakladığımızdan şikayet ettiği tarihlere şahitlik edişimiz… Tarihi yerleri gezişimiz…

Ve bir zamanlar Türkiye’nin ilk genelevini içinde barındıran Aydın’ın en güzel manzaralarından birine kurulmuş Priene Şehri’nin kalıntılarından arkadaşlarıma mesaj atışım….

“Sesimi duyaaaan var mııııı?”

Ve inerken saçlarıma yine zeytin dalının takılışı…

Elimden düşmeyen “Yitik Ülke” kitapları…

Evet tatil dönüşü ancak bir tatil notu düşebilirdi bu hafta birazcık gecikmeyle beyaz sayfaya…

Nereye giderseniz gidin bırakamazsınız arkanızda bir şeyleri. Herkesten duyduğunuz bir klişe söz vardır: “buralardan gitmem lazım kaçıp uzaklaşmam biraz kendime kalmam lazım” diye… Hiçbir zaman kaçılmaz kendinden, benliğinden, senden, benden, içinden… Sen nereye gidersen git o yine orda senin kafanda ya da yaranda…

Şahit oluşlarımız sadece mekanlara, tuzlu suya, altın kuma değildir elbette…

Orda ne var’a ait küçük kareler var aklımda an’ı hikayeleştiren kelime oyunları gibi…

Sahilde oynayan teni esmer bir hayli esmer yani zenci 2 çocuk vardı. Biri sanırım 5 yaşlarındaydı diğeri 2 gibi. Çok şekerdiler. Nedense gözlerimi alamadım o tablodan birden beyaz tenli mavi gözlü bir kadın belirdi “annem” diye seslendi büyük olana ve küçüğüne öpücük gönderdi kuru dudaklarından. Bir süre sonra da bir adam geldi kazandibi(: ve çocuk koştu ve bir şeyler istedi, bildim bu da kesin babası idi…

Bir anneanne sahil yürüyüşünde kızı yorulduğu için torununu sırtına almak istedi. Tıpkı Karadeniz kadınlarının sırtına iş yaparken bağladığı çocuklar gibi. Hatta kadın inatla kızının elinden torununu alıp birkaç adım attı da … Sonra bir kaplan gibi kızı yetişip “Anneee çocuk öyle mi taşınır beni rezil mi edeceksin yaaa!!! Bırak Allah Aşkına” dedi ve çocuğunu kucağına aldı, annesine dönüp: “ Çocuk böyle taşınır!” dedi. Benim için sayfalarca yazı yazılacak sezi uyandıran yorumsuz bir kareydi.

20’li yaşlarda doğudan gelen kanı deli cühela’nın bir Rus turiste sarılıp şapur şupur öpüşündeki tükürüğün mide bulandıran tuzağını gördüm. Ve düşündüm bunu yazsam mı yazmasam mı diye ama en sonunda göründüğü üzere yazmadan edemedim. Onların derin kahkahalarla eğlendiği atmosferdi bu sahne sadece… Beni derin hüzne boğan.

Birçok insan yaşıyor çevremizde bir de içimizde.

Biz içimizdekilerin acısını çevremizdekilerin hikayesiyle sindirmeye çalışıyoruz. İşte bu yüzden çevrenizde her daim güzel insanlar barındırın derim. İçinizdeki çirkinlikleri atabilmek için… Meyve kabukları gibi…

EMEĞE SAYGI LÜTFEN!


Benimde yönetici üyesi olduğum OKSİTLENMİŞ CÜMLELER blog sitesi hacklendi.

Sayısını tam bilmiyorum ama birçok blog sahibi güzel kalemlerin yazılarını paylaştığı güzel bir site olan OKSİTLENMİŞ CÜMLELER sitesi bilinmeyen bir sebepten, bilinmeyen bir kimlik elinden ne yazık ki hacklendi.


bu tıpkı örülmüş bir kazağın küle dönüşü gibi...

bu tıpkı yetişkin bir adamın hafıza kaybı gibi..

bu tıpkı mürekkebi yitik kalem hali gibi...

emeğe saygı-sızlık değil mi?

Hadi emek 1 olsun 2 olsun birçok güzide kalemin yazıları var değil miydi orada şimdi?

Neyse işte internetin güzel yanları sıra böyle mağduriyetliklere de gebeliği olmuyor değil! Azizliğe uğratmıyor değil...

Benim bu cümlelerin içine kelime yığabilmeme vesile olan "çeçil"'e önce teşekkür ediyor sonra da onun adına tümmm blog yazarlarından özür diliyorum.....

İnanın "çeçil" de çok üzgün....oyyy kıyamam.... Ama onun bir suçu yok ki!

SEFİNE

Edebiyat sever Arkadaşım Bade'nin Ferda Edebiyat dergisinin aylık konusu "gemi" imiş... Yazmak kaleme düşerde konusu belli düzmece bizden söylemez mi iki kelime? (:

S E F İ N E

Bir yerden bir yere gitme biçimidir…

Altı ıslak, üstü sisli bir şekildir…

Gemi; bir babanın veda seferidir…

Bir çocuğun umut elçisi…

Şapşal bir tebessüme eştir, bir gemi’ye el sallayış şekli… Bazen yüze hüzün verir. Hüznün sonu tıpkı deniz suyu gibi tuzlu bir tat verir bir de… Ağlatır… Gideni aratır. İçinizde siz farkına varmasanız da bir başka ben’lik yaratır.

Epey uzundur gövdesi ve isyanıdır “düttt” eden sesi. Sefine bir babadır, bir anadır, bir yârdır bağıra. Bağır; dalga dalga tuzlu sudur şu dünyada… Bağır; “Sefine dönüşün için arayı çok açma!” diye. Ahhh Sefinem, İsyanın da nazın da bir başka! Aşık ediyorsun beni kendine bu her bakışında…

Yalnızlık tam da sol göğsümün ucunda bir kurşun yarası gibi sızlamakta sanki. Ellerim hep yazı yazmakta, gözlerim okumakta, dilim kurumakta, sözüm unutmakta. İçimde bir sevgi tıpkı bir Sefine’nin taşıdığı yük gibi dalga dalga her adımıyla taşmakta sana. Güneş her sabah sana sarılmak umuduyla kollarını açmakta bana.

Dedim ya… Aşığım sana! Ya da demedim mi hiç? Sen duymadıysan eğer senin kabahatin değil bu! Dalgalarım her vurduğunda sana bir seviş şeklidir bu… Ne zaman çarşaf gibi olan bir denize yatırıversem seni sevişimdir bu… Sevişişim… Üzgünüm Sefine; battın çarşaf denen denizin gönül dibine. Hadi kurtaralım şimdi seni bu gönülden, bu denizden, bu seferlik bu yerden bir şekilde. Ya sonra?

Ahhhh aşk diyorum sana anlamıyorsun beni! Benim yerim bir taş bir çakıl taşı kadar küçük ve senin sevdana götüren dalgalar oydu içimi. Tuzlu su mahvetti beni! Ağlamaktan bu sevdadan yitiğim şimdi… Hadi gel al ve götür beni! Hadi gel bak bakalım nasıl sevmişim seni. Şimdi gök gürlese senden, yağmur yağsa senden, şimşek çaksa senden sennnnn eyyy koca gemi yani sefine sende seviyor musun beni? Ya da boşver sen bak seferine ben severim seni deli deli…

"Sen İnsan Değilsin!" köşe yazım


Evet sevgili okuyucu; bu başlığın iki açıklaması olabilir. Birincisi; “Sen İnsan Değilsin” anti parantez insani değerlerini kendine hatırlatma vakti… İkincisi de; “Sen İnsan Değilsin” çünkü Meleksin… : )

Bazen gülüyorum yetmiyor bir de üstüne espri yapıyorum, hatta güldüren boş beyinlerin yersiz esprilerine bile ayıp olmasın diye kahkaha atıyorum… Sonra derin bir keder kaplıyor içimi…

Hamdolsun her parçam yerinde bir özrüm yok ne göze batan, ne söze değen, ailem hayatta hepsi de öyle böyle sağlıklılar işte. Yatacak yerim, yiyecek aşım, gezecek aracım var ama ben yine de çok mutsuzum…
Ülkemde güzel şeyler olmuyor çünkü, dünyada da bu böyle! İnsanlar kendilerine vaat edilen değil bizzat verilen bir cenneti cehenneme dönüştürdüler. Bende ya içindeydim bu cehennemin ya da daha kötüsü seyir eden tribününündeyim.

Birileri öbür dünyanın nimetlerinden, yaratanın büyüklüğünden söz ettiler, bu dünyada daha büyük olabilmek için, daha lükse nefis yenilgisinden kendilerini alamadılar. Savaştılar, yarıştılar, birilerine göre kazandılar da!
Ben duramıyorum, işim var ama çalışamıyorum, yazılarım var yazamıyorum, kitaplarım var okuyamıyorum, bir çok arkadaşım var görüşemiyorum. Konuşamıyorum. Susuyorum ve hüznüm uzun bakan gözlerime vuruyor. Biliyorsunuz hani şu zeytinin fenerleri… Gözüm karşılık olarak dökülüyor suya. Zeytinler fora…

Güney Afrika’da açlıktan ölen çocuğu kıskanıyorum. En azından ölümünün bile kendine bağlı olmayan karşı konulmaz bir tavrı var… Biz bütün bunları görüp de kayıtsız kalmakla en büyük ölümleri seçiyoruz kendimize.

O Yüzden Afrika’da açlıktan ölen çocuklar için düzenlenen bir çok kampanyaya destek olmak için bir proje yapacaksanız ismi bu olmalı… “Sen İnsan Değilsin”

Hepimizin ortak paydada yakındığı noktalardan biridir: “kaybedilen insanlık” değerleri…
Geçenlerde İstanbul Emniyet Müdürü’ne sormuşlar “ Suçluluk oranları arttı mı Türkiye’de?” diye. Sn.Müdürümüz “ rakamlar arttığını göstermiyor ama artık suçluluğun şekli değişti” diyor. Gazetelerde okuyorsunuz aile içi facia cinayetlerini… Genel başlık ya da yorum şu: “İnsanlık dışı” peki genel sonuç ne ? Elbette “Biz İnsan Değiliz”
Yetimin hakkını yiyoruz, haksızlık ediyoruz, şükür bilmiyoruz, eşimizi dövüyoruz, çocukları doğurup çöplere atıyoruz, kanalizasyon borularından topluyoruz, dedelerimizi, ninelerimizi cesetleri kokuşanı kadar ölüme terk ediyoruz yalnız başlarına, devleti dolandırıyoruz, vatan denen kutsal toprağımıza ihanet ediyoruz, duayı unutuyoruz, besmeleye küsüyoruz.

Genel Sonuç Şu: “Biz İnsan Değiliz”

İşte bu yüzden gerek yakın çevrenizde gerek uzak çevrenizde fark etmeksizin insani değerlerinizin uyarıcılarını artık köreltmeyin…

İki ihtimal var ya insan değilsiniz ya da bir meleksiniz… Hangisini seçeceğinizi siz belirleyin…
Son olarak Sayın Hocam Doç.Dr.Teyfur ERDOĞDU’nun Star gazetesinde yazdığı “Afirka Neden Aç” sorusunun cevabi yazısını da paylaşamadan edemiyorum… Muhakkak okumalısınız. http://www.stargazete.com/acikgorus/afrika-neden-ac-haber-374555.htm

"RAMDA"- köşe yazım


2011 Senesinin 11 ayı yine sultanlığı lütfettiği Mübarek Ramazan Ayı’na “Hoş geldin Ya Ramazan” mahya ışıkları tadında bir yazı yazma merakı doğurdu bana bu hafta…

Peki Ramazan kelimesinin anlamını merak ettiniz mi hiç?

İnternet üzerinde yaptığım araştırmada karşılaştığım olası tanımlamalardan birini sizinle paylaşmak istiyorum:

“ Ramazan, yaz sonunda güz mevsiminin evvelinde yağıp yeryüzünü tozdan temizleyen yağmur manasına gelen "ramdâ" kelimesinden alınmıştır” diyor.

Tam da bence bu sene Ağustos ayına tekabül eden Ramazan ayı için geçerli bir tanım bu…

… Dermanı kalmamış bir vücudun terbiyesi… Bereketin timsali yağmurun toprağı ıslatması misali temizlenmeye müsait…

Hani Ramazanda “Akşamladıklarında ağızlarının kokusu Allah katında misk kokusundan daha güzel olur” denir ya: Hatırla güneşten kavrulmuş toprağa düşen yağmurun sebep olduğu o kokuyu… Çamur’un kokusu şiirsel gelir insana o anda…


Ve bilinir Ramazan ayında yapılan dualar ve ibadetler daha bir kabul olur, vakıf olur ruha… Bu kısım ile ilgili haddim değil elbette bilgi vermek hele de pek sayın hocamız Mehmet SÖNMEZOĞLU demişken “Ramazan ayı mesajı” diye köşe yazısında…

Ramazan size hatırlatılması gereken günahların sevaba dönüş yolculuk bileti olarak düşünün.

Açları düşünün… Allah için aç iken… “Yok canım aç mı kalmış bu zamanda?” demeyin…
Var hala ne yazık ki!

Sizlere “Ramda” tadında arındırıcı bir sevap sabunu gibi güzel Ramazanlar diliyorum…

Ve bu Ramazan’da yapmanız gerekenleri yapmak istediklerinizle buluşturun diyorum…

Hımm… Ne yapabilirsiniz peki yardımcı olmadan yazımı bitiremedim…

Sevgili Okur; bu ramazanda yapman gereken şeyleri istemen doğrultusunda aşağıdaki şıklardan hangisi senin isteğine uygundur?

a) Bir iftarı tonton teyzeler ve huysuz amcalar ile(Darülaceze’de) geçirmek
b) Bulunduğunuz mevkide yetim ve öksüzleri tespit ederek onlara bayramlık katkısında bulunmak; kırmızı pabuç, Jean, kareli gömlek, tüllü elbise v.b gibi.
c) İlinizde bulunan tüm camileri tespit edip bir program dahilinde 30 günlük ramazanda belirlediğiniz farklı camilerde teravih’e gitme programları yapmak
d) Komşunuz, dostunuz ya da akrabanıza habersiz bir şekilde bir paket tatlı ile davetsiz iftar’a gitmek
e) Küçük kendi bütçenize göre ramazan kutucukları tasarlayın içinde çoraptan tutun, çikolataya, bisküviye, bakliyata, hazır çorbalara v.s. yer verin. Ve işinizde ya da okulunuzda gün içerisinde tanıdığınız ihtiyaç sahibi hissettiğiniz hiç tanımadığınız birine “Bu senin kutun, bende unutmuşsun” diyerek takdim edin..

Ve inanın bunların “hepsi” şıkkı da mevcut ama asla bu ramazan “hiçbiri” şıkkını seçmeyin… Daha çok arttırın, yorum katın ama yok saymayın…
Güzel Ramazanlar…

Gazete'deki yazıyı da yorumlamak isterseniz tıklayın...


Zeytinin Fenerleri!...köşe yazım


DEĞİŞEN KOCAELİ GAZETESİNDE YAZMAYA BAŞLADIM.... SİZİ ORAYA DA BEKLERİM;)

İŞTE İLK YAZIM=>


Küçük bir çocuk geldi yanıma… Takvimin yaza düşmesinden olsa gerek yanıktı teni. Ve bir karanlığın feneriydi gözleri…

Benim yere düşen bir tarafım olmadı hiç. Bazen biri güzel söz söylediğinde ancak utançtan yere düşerdi zeytinimin fenerleri… Zeytin; çocukken gözlerimin karalığının sebebi zannım… ve anneme soruşum; anne ben zeytin yediğim için mi karardım? :)

Bir umudu temsil eder ya hani yeni ekilmiş bir fide, bir çiçek, bir çocuk… Siz göremezsiniz ama bir avuç içine sığan küçük bir çift el ne büyük hayatları vaat eder size…

Yeni bir okul, yeni bir ev, yeni bir yuva ve yeni bir hayat dünyaya gelen yeni doğan bir ağlama zılgıtının içinde gizli…

Değişiyoruz sürekli…

Murat Uyurkulak/buzuka kitabında şöyle diyor:

"İnsan çocukken bir büyük saadet ülkesinde yaşıyor, sağa sola şuursuzca koşturup neşeyle kişniyor. Sonra büyüyor, büyüdükçe salaklaşıyor, salaklaştıkça unutuyor o mesut diyarı, bir nevi ölüyor. Çocuklukla yaşlılık arasındaki o dönem araf misali; kitabesi ağır mesailerle, küçük hesaplarla, kesif mutsuzluklarla yazılan bir mezar taşının gölgesinde azap gibi boktan hayatlar. Yetişkinler zombilere benziyor..."

Evet küçük bir çocuk yanaştı bana öylece… Gözleri kocaman açılmış ve ayakları bir koşturmaca içindeydi; koca gözlerini bir sağa bir sola çevresindeki tüm köşelere deviriyor, tüm ayrıntıları belleğine hapsediyordu. Aynı zamanda hızlı adımlarla yürüyüşü onu çevresindeki masaya, sandalyeye ve kapı eşiğine çarpışına ve bir gün annesinin “harita bacaklııı her yerini morarttın koşma yavaşşş” diye tembihine sebep doğuruyordu…

Bugün çevrenize bakın hangi yetişkinde aynı neşeyi, gerçeği görebilirsiniz… Bence bugün değişebilirsiniz. Şimdi gitmekte güçlük çeken poz veren hayatın size verdiği kalıbın duruşu yürüyüşünüzü değiştirin… Paytak bir çocuk gibi tek amacınız hayatı tanımak olsun! Çarpabilme ihtimaliniz olan duvarlardan korkup aman ha adımlarınızı yavaşlatmayın…

Küte pata girmeli bazen hayata… Acı biberi tatmalı ve iğneyi elinizi batırmalısınız, sobada bir yanmalı, üstünüzü çamura bulamalı, tepe taklak düşmelisiniz hatta…

Tek parça kalma taahhüdü ile bir yara gibi bütün deneyimleriniz kalmalı üzerinizde. Ve göstermelisiniz tüm gerçek rolü kesen sahte yüzlere…

“-Senin kaşının üstündeki yara nedir?” sorusuna;

“-Ben küçükken düştüm…ondan.” diyebilmek gibi

“-Senin yaşının üstündeki kıdem de ne?” sorusuna;

“-Ben küçükken büyümeyi beceremedim de… ondan.” Demeli...

Bu arada yeni yazmaya başladığım Değişen Kocaeli ailesine beni katan Gökhan Meriç’e teşekkürler ve bir çocuk selamıyla

m E r H a B a….

SİSTEM HATASI-köşe yazım

Yaralı ağacı iyileştirmek için ne yapılır, bilir misiniz? Kabuğunu atmış derbeder bir ağaç gövdesine çamur bularsınız sonra iyice sarar iyileşmesini beklersiniz. Böylece ağaç bir süre sonra eski haline döner…

Şimdi bir de hani çoğumuzun ilkokulda öğrendiği “Ağaç yaş iken eğilir” sözünü hatırlayın… Ve tamam ikisini birleştirme zamanı………. Bugünün gençliğine ağaç diyin yeter…

Gençliğim yaş iken ağaracak; önce üniversite kazanma yolunda debelenecek, sınavını kazanacak, okulunu bitirecek ve nihai sonuç çalışacak… Bu arada aldığı yaralar da çamur ile sıvanacak. Peki sonuç gerçekten sonuç ne? Onca çaba, emek nereye gidiyor peki? Söyleyeyim geri dönüşüm kutusunaJ ama dönmüyor geri be !

Çalışma dünyasına bakın sürekli mutsuz çehreler göreceksiniz. Hastaneye gidin Gastroloji bölümünde bendeniz gibi bir çok “Gastrit” mide sinir stresi şikayeti sonrası nükseden hastalık sahibi göreceksiniz ve emin olun çoğunluğu da genç… Bugün o çanak tutma meraklısı anket şirketleri genç nüfusu elinde çürüten memleketime bir anket yapsın objektif de bakalım. Gençlerin büyük bir çoğunluğu hayatında bir dönemde veya hala anti depresan ilaçları kullanmıyorsa ben ne olayım?

Not: Birazdan söyleyeceğim ne olacağımı sakın bana ne olmam gerektiğin söylemeyin :)

Teknoloji nasıl bir şey? Hani insanın yerini alıyor, makineleştiriyor ya! Mesela eskiden tüm evraklar otokopili kağıtlar ile çoğaltılırdı şimdi makinesi var… Mesela ineği eskiden sadece insanlar sağardı şimdi makinesi varJ Peki makine ne zamanlarda çalışmaz? Arıza yaptığında. Peki insan ne zaman çalışmaz? Tatminsiz olduğunda. Pekiiii bakalım memlekete ne görüyorsun. Hangi kuruma gittiğinde tanıdık aramıyorsun? Çünkü kimse işini yapması gerektiği gibi yani doğru yapmıyor. Elemanlara işini yaptıramıyorsun. Neden peki elaman işini yapmakta naz yapıyor? Çok basit çünkü tatminsiz çalışıyor… Tükenmiş artık… Suratlar beş karış… Hangi tezgahtar güleç, kasiyerler dersen bir havalar sanki merkez bankası müdürü… Kızın elinden bir dünya para geçiyor aylığında neye talim tabi suratsız olur… İşletme mezunları, iktisat mezunları, çeko mezunları sekreterlik yapıyor. Mühendisler işyeri açıyor. İnsan Kaynaklarını tahsildarlar işletiyor. İşe göre adam aranmıyor ne yazık ki adama göre iş aranıyor. Hal böyle olunca, işini sevmeyen ve sürekli hata yapan, tatminsiz çalışan, suratsız gün doğmamış hasta gençlik doğuyor… Açıköğretim Fakültesinde okuyorsun İşletme Fakültesi yazıyor diplomanda ama sana kaymakam olma şansı vermiyor, akademisyen olma şansı da vermiyor seni diğerlerinden ayırıyor…

Hani kadınlar çiçektir, çocuklar fide peki hiç merak ettin mi gençlik ne diye…. Tamam panik yapma söylüyorum : ağaç… Çoğalırsa ne oluyor? Orman… Peki orman bu ülke için neyi ifade ediyor? Ciğeri… İşte gençlikte bir ülke için aynı orman gibi ciğerdir.. Gençliğe yeterli ilgi ve alakayı vermek, geziler, festivaller düzenlemek, seminerler tasnif etmekten gelmez. Bu onlara eline diploma oltasını verip al hadi balık tut demeden bu sene denizde iş yok evlat hadi rastgelemeye! Demek gibidir. Diplomayı eline vermeden önce balık tutmayı öğretebilecek sistemler geliştirmek gerekir.

Bir de Polyanna onun adı yanlış abi! Bizim Oya’nın poli hali.. yani çokluğundan tevellütJ Türk milleti kadar Polyanna mı var şu hayatta. Farz-ı mahal: “anne yaa bugün n’oldu bil, iş görüşmesine gittim ya bana ne dediler?” kahkaha kopar taklit başlar: “ bizi sizi ararız….:)” ha ha ha… Enerjye bak kız işi kaybetti espiriler gırla gidiyor… Ya da oğlan iş görüşmesinden çıkıyor babası arıyor “Efendim baba ….hıı…. Arıcaklarmış işte baba ya telefonu meşgul etme geliyom şimdi :)” …..

Hani birde internet üzerinde böyle işten ayrılma sebebi yazar… Orda standart terimler kullanılır, “ücret”, “ mesleki tatminsizlik” bu ikinci kelimeye bayılıyorum ben… Yine sesleniyorum anket çoğunluğuna işten en çok ayrılma sebebi bu mevzuu değilse ben de Öznur değilim Fatma’yım bak bundan sonra hem de Kara Fatma… (not: ben söylemiştim sana ne olacağımı:))

Yalan söylemeyin hepiniz interneti kullanıyorsunuz. Öyle ya da böyle… Hepsini bir kenara bırakın bu yazıyı okumak için tıkladınız bir linkiJ İnternet bazen size bir uyarı gönderir: Bu uyarının adı : “ Sistem Hatası”’dır… Alt şekilde görüldüğü gibi…

SİSTEM HATASI

T.C. “Gençlik Mutsuz” adlı bir sorunla karşılaştı, yenilenmesi gerekiyor. Bu durumdan dolayı özür dileriz.

Hayalleriniz, umudunuz üzerinde çalıştığınız gelecek planlarınız kaybolmuş olabilir.

Lütfen bu sorunu Hükümet kanallarına bildirin.

T.C. Hükümeti Eğitim Sistemi ve Gençlik çalışmalarını değiştirme ve geliştirmesine yardımcı olmak üzere gönderebileceğiniz bir oy pusulası oluşturduk. Bu pusulayı gizli ve imzasız olarak işleme koyacağız.

Bu pusula içeriğini görmek için , ekrana kafanızı tıklatın…

Sistem Hatası mağdurundan yanıt: Siz sayın sistem hataları, annelerin binbir emekle dünyaya getirdiği nadide fidelerin tam da ağaç olup meyve verecekleri dönemde onları çamura bulanmaya terk edemezsiniz….

DALDAKİ KUŞ YÜREĞİM, YANGININI BEKLEYEN!


Hep mi acele eder tavşan o iki uzun kulağıyla…

Hep mi kaçar havuç tarlaları kökleri kazık toprak bağlarıyla…

Sahi ya ne demişti Alice’ye tavşan…

“Nereye gideceğini bilmiyorsan, hangi yöne gittiğinin önemi yok!”

Bir sevgi düşünün adı yok, teni yok, dili yok…

Bir çift düşünün anı’sı yok, sözü çok…

Bir cümle kurun yüklemi olmasın

Devirin kelimeleri fütursuzca,

Çeneden düşen had bilmez sözler vardı eskiden…

Şimdi sadece parmaklar oldu iletişimin dili…

Ünlüleri düşüren ikoncanlar…

Bze srkli slm yllyrlr!

Nasılsın sorusunun cevabı ise sabit…

Yoğun ve de haliyle yorgun cüsseler doğuruyor

Yaşam koşulları…

Şükrü gizliyor isyan ediyor işi olmayan …

Ve bilmiyor zaman…

Çünkü yol hangi yol bilmiyor insan!

Benim yollarım hep aynı yerde birleşiyor…

Biraz sadakat tozu, biraz güven çakıl taşları…

Biraz dürüstlüğün köklü ağaç bağları,

Barındırıyor içinde…

Ve köklü ağacın dallarında bir kuş yüreğim…

Yangınını bekliyor belki…

Belki kafesini…

Belki de…

About this blog

Düçar =yakalanmış
Biteviye =monoton
Deruni =içten
İzafe =göreceli
Tazammun=kapsama
Tasallut =musallat olma
Mütecanis =homojen
Epigram =nükteli şiir
Vuzuh =açıklama
Muğlak =sonucu belli olmayan
Devinim =hareket
Erat =erler
Hedonist =hazcı
Dehliz =koridor
İştiyak =özleme
Muhayyile=hayal gücü
Süveyda =kalpteki gizli günah
Mutedil =ılımlı
Meczup =deli
Tekellüf =mükemmel
Muteber =saygın
Müstear =takma
Zelil,nebi =ar
  • Can umut kapısına sıkışmış gönül tortusu; sana kalan tozu toplamak bazen................. bazende toz olmak kapı yüzüne vurulmadan....

KELİME YIĞICISI'NDAN DÖKÜLEN KELİME YIĞINLARI İŞTE........DEVAM........

  • .....tükenmeyen eylemlerin kuklası konumunda sürüncemede bir hayat benimkisi..........
Hayatta küçük köşeciklerim var...sevenlerimin yüreğinde yaşama sebebim olan...ve birkaç köşem var kalemime ışık tutan beni köşe yazaN'ı yapan....

benim tabu kanunlarım var, dogmatik inançlarım, kısır arzularım, gömülesi yalnızlığım.... Bütün kelimeleri gelişigüzel harcayıp dolu dizgin saçmala hissiyatıyla çevrili sözlerim...kansızım...zansızım...yansızım...ama hâla cansızlar arasına alınmadı adım

Kelime Yığıcısı'nın Listesi

Kelime yığıcısı'nın duası: Allahım değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etme gücü, değiştirebileceğim şeyleri değiştirme cesareti ve bu ikisi arasıdaki farkı ayırt edebilme sağduyusu ver.=Amin=
Bu gadget'ta bir hata oluştu